Son Yazılar

İnsanın İçindeki Kötülük





Tanrı insanı yarattı ve devamında, topraktan yarattığı bu zayıf varlığın, ışık ve ateşten yaratılmış Şeytan’dan üstün olduğunu söyleyerek, Şeytan’a insanın önünde eğilmesini emretti. Ancak Şeytan bunu kabullenemedi ve Şeytan, insan daha dünyaya gelmeden çok önce dünyaya sürüldü. Dünya, doğa ve bu topraklar onun krallığı oldu. Derken bir gün insan da zamanında Şeytan’ın iddia ettiği gibi zayıflığına yenik düştü, yasak meyveyi yedi ve cennetten kovularak Dünya’ya sürüldü, ve kendisinden nefret eden Şeytan ile baş başa kaldı. İşte tam olarak bu yüzden insana verilen sürgün hem iyi bir sınav, hem de ağır bir cezaydı. Çünkü insanoğlu, karanlık kuralların geçerli olduğu Şeytan’ın krallığında, Dünya'da yaşamaya mahkûm oldu. 
 
 
SERİ KATİL GAIA

Pagan mitlerinden kalma hepimizin annesi kutsal, yüce ve iyi kalpli "Doğa Ana" (Gaia) kültürü genlerinize işlediği için bu yazıyı kabullenmeniz zor olacak. Doğa da, doğada yaşayan tüm canlılar da kötülüğün esiridir. Doğa güçlünün zayıfı ezdiği, devamlı cinayet ve sömürünün olduğu bir sistemdir ki, avını öldürmeden, yavaş yavaş, acı çektirerek yiyen sırtlanlara; bal çalmak için bal arısı kovanına girip birkaç saatte on binlerce bal arısını öldüren eşek arılarına, başka bir canlının depoladığı kışlık yemeğini çalıp açlıktan ölmesine neden olan tilkilere, yuvada kendisine daha fazla yer açmak için diğer yumurtaları ve küçük kardeşlerini yuvadan atan kuş türlerine, yeni doğmuş bir yavruyu kapıp yiyen kaplanlara ev sahipliği yapar. Karnını doyurmak için avını önce boynundan yakalayarak öldüren ve acı çekmesini en aza indiren bir aslan ise doğanın zalimliği göz önüne alındığında belki de en asil canlılardandır, değil mi? Tam olarak değil. Çünkü bir erkek aslan da sürünün lideri mevcut erkek aslanı öldürdüğünde, dişi aslanlarla yeni çocuklar üretmek istediği için, eski erkek aslanın mevcut çocuklarını öldürür. Bunu dişi aslanlar da birbirlerinin çocuklarına sürüde daha fazla güç kazanmak amacıyla dönem dönem yaparlar.

Şimdi akıllara şu klasik cümle gelecektir; “ama doğanın düzeni böyle”. Tam olarak ben de bunu diyorum. Doğanın düzeni acımasızdır. Doğa, bırakın hayatta kalma amacını, bazen sadece daha fazla güç kazanmak amacıyla her türlü kötülüğü yapan canlılarla doludur. Tahtı sallanmasın diye kendi kardeşlerini öldüren padişahları kınarız, nihayetinde karnını doyurmak için çalan hırsızları cezalandırırız, kendi önünü açmak için arkadaşını öldüren katilleri suçlarız; ancak hepsinin doğada örneği vardır. Ve bu suçlar doğada olunca hepsine “doğanın düzeni böyle” der geçeriz. Doğanın kendisi en büyük seri katildir. 
 
 
Annesi leopara yem olurken annesine sarılıp bırakmayan yavru maymun



ÜÇ BÜYÜK GÜNAH

Doğa kötü iken, elbette doğanın bir parçası olan insan da ne azıdır ne de fazlası. Üstelik diğer canlılar gibi insan da sadece hayatta kalmak için değil, daha fazla güç kazanmak için de kötülüğe kucak açar. Kısaca olay sadece hayatta kalma içgüdüsü değil, aynı zamanda güç arzusuyla dolu kibir, kıskançlık ve açgözlülük de içerir. Zaten insanın içindeki kötülüğe baktığımızda, aslında hemen hemen tüm suçların üç temel canlı  özelliğinden kaynaklandığı ortaya çıkmaktadır. Bunlar, açgözlülük, kıskançlık ve kibirdir
 
İbrahimi dini metinlere baktığınızda ister bu dinlere inanarak Tanrı’nın bir mesajı olarak adlandırın, isterseniz de bu dinleri insanın ruhunun çirkinliklerini dizginlemek için üretilmiş insan yapımı metinler olarak düşünün; üç büyük günah üzerine açık göndermeler bulunmaktadır. Öyle ki, bu dinlerde, bir varlık tarafından işlenmiş ilk günah, Şeytan’ın Tanrı’yı dinlemeyerek insanın üstünlüğünü kabul etmeyişi, yani kibir; insanoğlu tarafından işlenmiş ilk günah, Âdem ile Havva’nın her türlü olanaklarına rağmen yine de kendilerine hâkim olamayarak yasak meyveyi yemesi, yani açgözlülük; ve üçüncü olarak yine insanoğlu tarafından ama bu sefer dünya üzerinde işlenmiş ilk günah ise, Âdem’in oğlu Kabil’in, kardeşi Habil'i babasının daha çok sevdiğini ve kardeşinin daha güzel bir kadına sahip olduğunu düşünmesi nedeniyle öldürmesi, yani kıskançlıktır. 
 
Günümüz hukuki suçlarına ve hukuk dışı gayri ahlaki vakalarına baktığımızda her yadırganan davranışın bu üç günahtan en az birisini içerdiğini görmekteyiz. Eğer ki bir davranış bu üç günahtan birini içermiyorsa, o halde bu davranışın hatalı veya kötü olmadığını kabul etmek de mantıklı olacaktır. Örneğin, hiçbir şekilde yiyecek bulamadığı için hayatta kalma amacıyla hırsızlık yapan bir kişi kibirli, açgözlü, kıskanç olmayacak kısaca kötü bir davranış sergilememiş olacaktır. Diğer yandan, kendisinde iki adet oyuncak, kardeşinde hiç oyuncak olmayan bir çocuğun ısrarla oyuncaklarından birisini kardeşine vermek istememesi açgözlülüktür ve kötü bir davranıştır. Kötülüğü bu şekilde değerlendirdiğinizde her suçlunun kötü olmadığını, ancak her insanın öyle ya da böyle kötülükle iç içe olduğunu göreceksiniz. 


DOĞUŞTAN GELEN ADALET

Tarihteki pek çok örnek göstermiştir ki, rahatı ve güvenlik hissi bozulan modern insan kolaylıkla binlerce yıl boyunca yavaş yavaş ilerlettiği medeniyeti bir çırpıda yok edebilmektedir. 16. yüzyılda keşifler sırasında ıssız bir adaya düşüp de birbirini öldürüp yiyenler, Haçlı Seferleri sırasında Antakya kuşatmasından yamyamlık, Nazilere yakalanmamak için ağlayan bebeklerini boğan kadınlar veya Orta Çağ’da kara veba nedeniyle kıtlık baş gösterince sınırlı gıdadan daha fazla yararlanmak için akrabalarını öldüren insanlar için "bu tür davranışlar hayatta kalma amaçlı ve bir ihtimal üç günahı barındırmıyor" diye düşünen olabilir ancak sadece hayatta kalma amacıyla bile bu tür çirkin eylemleri gerçekleştirmesi insanoğlunun karanlık çekirdeğinin bariz bir göstergesidir. Evet, W. Golding’in Sineklerin Tanrısı romanı aslında bir kurgu değil, insanın özüdür: İnsan içindeki kötülükle, şeytanıyla birlikte yaşar.

Ancak elbette asıl kötü olan, insanın sadece zor durumda kaldığında, hayatını devam ettirebilme amacıyla değil; bolluk, rahat ve güven içerisindeyken bile yalnızca daha fazla güç elde etmek için kolaylıkla kötülüğe yönelmesidir. Sırf bu nedenle binlerce yıllık insanlık tarihi savaşlar ve katliamlar ile geçmiştir.

İnsan doğası gereği farklılardan korkmaya ve benzerler ile gruplaşmaya meyillidir. Kendi ile aynı düşünmeyeni (fikir çatışmaları), kendi ile aynı varlığa inanmayanı (din savaşları), hatta kendine dış görünüş olarak benzemeyeni (ırkçılık) bile düşman olarak görebilir. Bu durum hayattaki en büyük varlığı kendi canı olan insanların ilk önceliğinin güvenlik olmasıyla alakalıdır. Öyle ki, insan kendine benzeyen bireylerin yanında daha rahat etmektedir. Ve bu insana doğuştan gelen, binlerce yıllık mirasıdır. Nitekim evrimin ahlaki köklerini incelemek amacıyla Yale Üniversitesi’nin Bebek Laboratuvarı çalışmalarının sonuçlarına göre insanoğlu daha doğuştan önyargı, bencillik, cezalandırma ve intikam gibi duygulara sahiptir. 
 
(Yazıya devam etmeden önce aşağıdaki videoyu izleyiniz).




Çalışmanın ilk aşamasında, 6 aydan daha yaşlı olmayan bebeklere kukla şovu izletilmiştir. Kukla şovu sırasında, sarı renkli bir kedi kuklası, içerisinde yemek bulunan bir kutuyu açmaya çalışmakta, önce beyaz üstlü köpek kuklası ona yardım etmekte, sonrasında ise mavi üstlü köpek kuklası kediye yardım etmek yerine, tam tersi kutuyu açmasını engellemektedir. Bebeklerin hangi kuklaya yöneldiğinin analizi sonucunda, beklendiği gibi %75’i iyilik yapan ve zararsız olan beyaz üstlü kuklayı tercih etmiştir. Ancak diğer yandan sarı renkli kedi kuklası yerine, öncesinde hırsız olarak gösterilen bir tavşan kuklası kullanıldığında, bu sefer bebeklerin %81’i mavi üstlü köpeği tercih etmiştir. Bu durum bebeklerin iyilik yapanı sevdiğini ve ayrıca doğuştan adalet duygusuna sahip olduğunu ve kötü olanın cezalandırılmasından memnun olduklarını göstermektedir. Ancak acaba bu adalet duygusu her zaman adil midir?

Daha önce de belirttiğim gibi insanlar doğası gereği kendilerine benzer kişilere yakınlık kurarken, kendilerinden farklı olanlara karşı düşmanlık duygusuna sahip olurlar. Aynı kukla testi kapsamında bu sefer bebeklere, kutuyu açmaya çalışan sarı renkli kedi kuklasının test edilen bebeğin de sevdiği bir yemeği yemek istediği; teste dâhil olan yeni alternatif gri kedi kuklasının ise bebeğin sevdiği yemeği yemek istemediği, bebeğin sevmediği bir yemeği yemek istediği gösteriliyor. Bu durumda bebeklerin hangi kedi kuklasına yöneldikleri test edildiğinde, sonuçta bebeklerin kendileri ile aynı yemekleri seven sarı kedi kuklasını tercih ettikleri çıkmıştır. Devamında ise ilk kutu testi tekrarlanmış ama bu sefer kutuyu açmaya çalışan gri renkli kedi kuklası olmuştur. Test sonucunda bebeklerin %87’si, kutuyu açmaya çalışan gri kedi kuklasına engel olan mavi üstlü köpek kuklasını, beyaz üstlü köpek kuklasına tercih etmiştir. Kısaca, gri kedi kuklası, tavşan kuklası örneğinde olduğu gibi hırsızlık vb. herhangi bir suçta bulunmamışken bile, sadece farklı yemek zevki olduğu için bebekler tarafından olumsuz gözle görülmüş ve cezalandırılmıştır.

Bu çalışmadan ortaya çıkan sonuç oldukça basittir, insan daha doğuştan adalet duygusuna sahip olmakta, ancak diğer yandan adaletini kendi subjektif yargılarına göre dağıtmaktadır. Evet, insanın suç işleyeni cezalandırmak istemesinde herhangi bir etik yanlış yok, ancak insan sadece suç işleyeni değil, herhangi bir suçu olmasa bile, kendine benzemeyeni de suçlu görerek cezalandırmak istemektedir. Zaten hali hazırda savaşlar ve katliamlar da bu görüşten ortaya çıkmaktadır. Herkes, her konuda kendini ve çevresini haklı görür. Bu nedenle her türlü ayrımcılığın ve ırkçılığın temelini oluşturan bu organize nefret insan sonradan öğretilmiş değildir, doğuştan gelir. 


İNSAN ÇEKİRDEĞİNDEKİ ÇIKARCILIK

İnsan ilişkilerinin pragmatist ve çıkarcı olmasını sağlayan, doğadaki tüm diğer canlılarda da var olan hipergami davranışıdır. Hipergami, genel tanım olarak erkek – kadın ilişkilerinde insanların kendilerinden daha üst seviyede eş seçme eğilimi olsa da sadece cinsel etkileşimin aksine, hayatın her alanında, arkadaşlık ilişkileri, hatta bir daha asla görmeyeceğimiz yabancılara bile davranışımızı düzenlemektedir. Öyle ki, her ne kadar karakteri bize uygun olmasa da, iyi giyimli, çekici tipli, sosyal statüsü yüksek olan ve kendine güvenli bir kişi ile iletişim kurmaya daha istekli iken, tam tersi özellikteki kişileri görmezden geliriz. İnsanoğlu,  kendisine yük olacak, herhangi bir faydası olmayan kişiler yerine, kendisine değer katabilecek, faydalanabileceği, onu kullanarak daha üst seviyeye yükselebileceği kişilere yatırım yapmaya meyillidir. Zaten arkadaş kelimesi de anlam olarak bir çıkara hizmet etmektedir, arkadaş, arkayı kollayan, insanın zayıf noktasını koruyan, onu dolduran kişidir. Kimse, mecazi olarak arkasını kolla-ya-mayacak biriyle arkadaşlık kurmak istemez. 

Aile kavramı ise ebeveyn için neslini devam ettirerek ölümsüz olma; çocuk için ise güvenlik ve bakım ihtiyacıdır. Bu nedenle çocuğun güvende tutulmaya ihtiyacı kalmadığı zaman ailesiyle bağlarını koparması ve kendisine içinde ailesinin bulunmadığı bir hayat kurmak istemesi davranışı görülmektedir.

Aşk ise, insanın sonsuzluğa ulaşma arzusunun bir ürünüdür. Tüm canlılar ölümlü olduğu için sonsuzluğa ulaşmak için üreme üzerine yoğunlaşmıştırlar. İnsanın da ister sahip olduğu aşk duygusu, ister tek gecelik seks arzusu olsun, temelinde üreme dürtüsü yatmaktadır. Üremede önemli olan ise, üreme sonucu ortaya çıkacak yeni bireyin, genetik bakımdan güçlü ve iyi görünümlü olması ve bu sayede onun da gelecekte kaliteli başka bir birey tarafından seçilmesi ve nihai olarak neslinin devam etmesinin garanti altına alınmasıdır. Bu nedenle kadın da erkek de karşı cinste ilk olarak dış görünüşe bakmaktadır. Çünkü dış görünüş aslında sağlam bir genetik yapı ve sağlıklı bünyenin yüzde yüz doğrulukta olmasa da temel özelliklerini sunmaktadır. Ek olarak iki cins de farklı oranlarda olsa da karakter, zeka, finansal durum, sosyal statü gibi diğer seviye yükselten faktörlerle ilgilenmektedir (Detay için Aşk ve Cinselliğin Evrimsel Matematiği yazımı okuyabilirsiniz).
 
Diğer yandan, insan ne kadar çıkarcı da olsa, aynı zamanda nankördür ve onun çıkarlarına çalışanın da değerini çoğunlukla bilmez. Nitekim insan psikolojisi basittir. Bir insana iyilik yapmak veya ilgi göstermek onun sizi sevmesini sağlamaz. Tam tersi bir kişiye herhangi bir karşılık almadan aşırı yatırım yaptığınızda, o kişi bilinçaltında sizin kendisine bu kadar yatırım yapmanızın tek nedenini, sizden daha yüksek bir seviyede olmasıyla açıklar (yani sizi ona hizmet etmek zorunda olan bir köle olarak algılar). Burada otomatik olarak hipergami devreye girer ve aslında iyilik yapan, ilgi gösteren kişi daha yüksek seviyede olsa bile, artık karşı birey tarafından düşük seviyede algılanmaktadır. Diğer yandan sürekli yatırım yapan kişi ise bu kadar karşılıksız yatırım yapmaya devam etmesini bilinçaltında karşısındakinin kendisinden yüksek seviyede olmasıyla açıklar. Kısaca aşırı iyilik yapan kaybeder, aşırı iyilik yapılan ise değerini çoğunlukla bilmez.

İnsan toplumunda, naif bir şekilde karşılığını almadan iyilik yapmak çoğu zaman zayıf olarak adlandırılacak ve bu şekilde davranan kişiye değer verilmeyecektir. İnsan, karşılıksız iyilik yapanı zayıf görmeye meyillidir (not: Elbette karşılıksız ilgiyi alan kişi, eğer ilgi gösteren çok kötü bir seviyede değilse, bu kişiyi elinde tutmaya çalışacaktır, sonuçta her insan ilgi gösterilmesini sever. Ancak sürekli yakınında tuttuğu bu kişiye saygı duymayacak ve onun hak ettiği değeri ona vermeyecektir). 


GÜÇ ARZUSU

Daha önce de belirttiğim gibi insanoğlu için güvende olma hissi yeterli olmayıp, birey her daim daha fazla gücü aramaktadır. İnsan, en basit konularda bile rekabetçidir, güçlü olmayı, ya da daha güçlülerin yanında yer alarak onlarla birlikte güç kazanmayı planlar. Ve bu rekabet, çoğu zaman etik kuralların dışına çıkarak karşı gruplara karşı nefret ve ayrımcılık , aynı gruptaki daha güçlü olanlara karşı kıskançlık ile bastırılmış özentilik ve teslimiyet, aynı gruptaki ve aynı seviyedeki diğerlerine karşı ise açık ve güçlü bir kıskançlık ve hırs duygusunu yaratır. İnsanoğlu aynı maymun sürülerinin de sahip olduğu alfa-beta grup yapısını hiçbir zaman kaybetmese de, medeniyet, eğitim ve ahlak kuralları ile daha modern bir yapıya şekillendirmiştir.
 
Yale Üniversitesi’nde bu sefer bebekler yerine çocuklar üzerinde gerçekleştirilen bir diğer çalışma kapsamında anaokulu çocukları bir masaya oturtulmuştur. Masada yeşil ve mavi olmak üzere iki bölge bulunmaktadır. Çocuk mavi bölgedeki ödülü seçerse kendisi iki adet ödül, başka bir çocuk da iki adet ödül alacaktır. Çocuk yeşil bölgedeki ödülü seçtiğinde ise kendisi bir adet ödül alacak, ama başka bir çocuk hiç ödül almayacaktır. Oyun Teorisi ile düşündüğümüzde çocuğun kendisi için en mantıklı olan tercihi yani, maviyi seçerek iki ödül alması beklenir. Ne var ki, çocukların büyük bir kısmı sırf karşısındaki çocuktan daha fazla ödüle sahip olmuş olabilmek için yeşil tercihi yaparak, sadece bir adet ödül almaya razı olmuştur. Kısaca, anaokulu çocuklarında doğuştan gelen kıskançlık ve bencillik, mantığın önüne geçmiştir. Buradaki seçim açgözlülük değildir, nitekim çocuklar çok daha az ödüle razı olmuştur. Çocuğun bu tercihi yapmasındaki tek amaç, diğer çocuktan daha fazlasına sahip olmak, yani daha güçlü olmaktadır. 
 
İkinci testte ise ilkokula giden 8-9 yaşlarında çocuklar seçilmiş, bu durumda çocukların büyük bir kısmı mantıklı tercih olan maviyi seçmiştir. Burada çocuklar hala içinde güç isteği barındıran canlılardır, ancak belli seviyede eğitilmiş ve medeniyete ayak uydurarak, primitif duygularını bastırmayı öğrenmişlerdir.

İnsanoğlu yaşamının her alanında güçlü olma arzusunu içinde bulundurmaktadır. Ve bu arzuyu gerekirse kötülük ile gerçekleştirmeye de meyillidir. Yalnızca, çocukların hayattan beklentisi daha basit düzeyde olduğu için yaptıkları kötülük de basit ve önemsenmeyen seviyededir.

İnsanoğlu, daha önce açıkladığım gibi güçlü insana özlem duyduğu kadar, zayıf insana da tiksinti duymaktadır. Nitekim, zayıf olan, zayıflığını gözler önüne seren insan, hem karşısındakine bir şey katmayan, işe yaramaz, hem de kendisinin ve çevresinin hayatta kalma ihtimalini düşüren bir insandır. Bu nedenle, insanlar, başkalarına karşı kötü, ancak kendilerine iyi olan insanları (literatürde bu kişilerin sahip oldukları narsisizm, makyavelizm ve psikopati özellikleri dark triad/karanlık üçlü olarak geçer), herkese karşı karşılıksız bir şekilde iyi olan insanlara tercih ederler. Bunun nedeni de kötü insanın kötü olan doğada hayatta kalma olasılığının daha fazla olmasıdır.
 
Eğer ki kötü olan güçsüz ise insan yine bu kişiye saygı duymayacaktır. Ancak diğer yandan, kötü birisi güçlü ise, bu durumda ses çıkarmayacak, onunla yakınlaşmak isteyecektir. En azından toplumun pasif çoğunluğu, iyi de kötü de olsa, bu güçlüye yanaşacaktır. Diğer yandan, toplumda az sayıda olan, kötülük ile elde edilmiş güce karşı olan cesur bireyler, gücün peşinde koşan toplumun çoğunluğunu oluşturan cesaretsiz pasifler tarafından dışlanacaktır.

İnsanoğlunun güce olan aşkı basit bir hırs ve rekabet kavramının çok daha ötesindedir. Öyle ki, insanoğlu, kendini güçlü algılama amacıyla, savunmasız durumda olduğunu gördükleri kişilere eziyet çektirmeye meyillidir. Örneğin, Sırp performans sanatçısı Marina Abramovic’in 1974 yılında Rhythm 0 adlı performansı da insanoğlunun karanlık yüzünü ispatlayan türden olaylar yaşanmasını sağlamıştır. Performans, Abramovic’in altı saat boyunca seyircilerin önünde hiçbir şeye tepki vermeden sabit kalmasından oluşmaktaydı. Abramovic’in hemen yanındaki masada ise gösteriyi izlemeye gelen izleyiciler için kalem, çiçek, yiyecek ve bıçak gibi materyaller bırakılmıştı. İlk başlarda Abramovic hareketsiz dururken izleyiciler de onu nazik bir şekilde izlemekte, bazıları masadan çiçekleri alıp onun ellerine bırakmaktaydı. Ancak yaklaşık 6 saat süren performans ilerledikçe, karşılarında hiçbirşeye tepki vermeyen kadının savunmasız ve zayıf olmasından da güç alan izleyiciler artan bir şekilde şiddet içerikli eylemlere yöneldiler. Önce seyircilerden birisi kadına hafif bir tokat attı, Abramovic’in tepki vermemesi üzerine daha da cesaretlenen ve ilk başta çiçek veren bazı izleyiciler bu sefer Abramovic’e vurmaya başlamıştı. Bir izleyici masadaki silahı alıp kadının eline vererek kendine doğru tutmasını sağlayacak şekilde yerleştirdi. Bazı izleyiciler kadının kıyafetini parçalayarak Abramovic’i çırılçıplak bıraktılar. Bu noktadan sonra artık fiziksel işkence ve cinsel tacizler başlamıştı. İzleyicilerin bazıları kadının kalçalarına ve göğüslerine elliyor, bir kısmı kadına tükürüyor, bir kısmı ise masada bulunan bıçakla kadının üzerine çizikler atıyordu. Hatta birkaç kişi kadını masaya yatırıp tecavüz etmeye bile yeltendi. Abramovic tüm bu davranışlara rağmen hareket etmiyordu, ancak gözyaşları içerisindeydi. Nihayetinde tüm bu durumdan rahatsız olan bir kadın kalabalığın arasından sıyrılarak Abramovic’i korumaya aldı. Devamında kurtarıcı kadından cesaret alan diğerleri de olaya müdahale etti ve insanoğlunun içindeki kötülüğü ortaya çıkaran performans daha ağır bir şiddet eğilimine girmeden sonlandı. İşin ilginç noktası, 6 saat sonunda performans bitip de Abramovic tekrar normal davranmaya başladığında, kötü davrananların tamamı utanarak ortamı terk etmişti. 
 
 
 
 
 
Ne yazık ki insanoğlu zayıf birini gördüğünde kötülük yapmaya ve ayrıca yine öne atılan, tepki gösteren birisi olmadığı sürece kötülüğü durdurmak yerine kötülüğe ortak olmaya, ya da en azından ses çıkarmamaya meyillidir.

Peki, şimdi akıllara önemli bir soru gelecektir, “madem insanoğlu zayıfı sevmiyor ve güçlüye âşık, o halde neden insanoğlu aynı zamanda da mağdur psikolojisine, mağdurları desteklemeye meyillidir?”. Bu durumun nedeni insanın yine çıkarlarını düşünmesidir. Nitekim her ne kadar güçlü olan daha çekiciyse de, kötü olan birinin daha fazla güç kazanması ihtimali diğer bireyler için tehlikelidir (fazla güç kazanan kötü, bir gün kendilerine de zarar verebilir). Bu nedenle toplum ortalamasından daha zeki olan bireyler, hali hazırda güçlü olanın daha da güçlenmesinden rahatsız olmakta ve genellikle açık veya gizli bir şekilde güçsüzü desteklemektedir.

Ancak elbette pek çok insan hiçbir şekilde kendini riske atarak güçsüzü desteklemeyecektir. Nitekim, insanlar futbol maçlarında, siyasi parti seçimlerinde veya gizli oylamalarda mağdura oy verebilir, ancak 20-30 kişinin zayıf birisine eziyet ettiği bir durumda aynı ortamda olan oldukça az sayıda kişi müdahale edecektir. Müdahale edenler ise zaten hali hazırda toplumun hiyerarşik düzeninde yer almayan, bu nedenle kaybedeceği de pek birşey olmayan başına buyruk "sigma" karakterlerden oluşacaktır.

 
BEDENDEKİ ŞEYTAN, AKILDAKİ MELEK

Hayatı Jean-Jacques Rousseau romantizminde yorumladığımızda, insan bebeklerini, dünya ile ilgili hiçbir fikri olmayan, içinde kötülük barındırmayan, her şeyi sonradan öğrenen, temiz canlılar olarak düşünür ve hataya düşeriz. Rousseau, insanın ilkel halinin iyi olduğunu, zihninin sonradan kötüleştiğini iddia eder, ancak bilimsel testler ile tarihin kendisi, durumun tam tersi olduğunu göstermektedir. Doğanın acımasız olduğu gibi ilkel insan da acımasızdır. 

Rousseau oldukça naif bir şekilde, doğanın özünde hayatta kalmak ve merhamet duygularının olduğunu iddia eder. Rousseau’ya göre, doğal hukuk yeterlidir, ancak doğal hukukun dengesini bozan insan aklıdır. Doğa eşitsizliğe izin vermez, doğada her şey dengede ve eşittir. Ancak bu durumu insan bozar ve insanlar arası eşitsizliğin olduğu durumlar insanı kötülüğe götürür. Burada her ne kadar Rousseau’nun insanlar arasındaki eşitsizliğin insanı kötülüğe götürdüğüne katılsam da bu savlar oldukça eksiktir. Öyle ki, eşit haklara sahip pek çok insan yine de güç kazanarak birbirine üstün gelmek, lider olmak istemektedir. Nitekim, en basit örnek olarak Rousseau’ya göre ikiz çocuklar arasında hiçbir çekişme olmaması gerekirdi. Ancak insan doğası özelleşmeyi (farklılaşmayı), diğerlerine göre üstün olmayı azulamaktadır (Örneğin, tüm insanlığın mavi renkli telefona sahip olduğu bir dünyada, aynı özelliklere sahip kırmızı renkli telefonu sahip olmak için insanlar kat kat daha fazla para verecektir).

Rousseau gibi, Thomas Hobbes da insanların doğuştan eşit olduğunu kabul etmiştir. Üstelik bu eşitlik hem bedensel hem de zihinsel yetenekler bakımından var olmaktadır. Ne var ki, hem Rousseau hem de Hobbes doğayı gereğinden fazla kutsayarak hataya düşmektedir. İşin aslı, doğa hiçbir zaman eşitlik vaat etmez. Öyle ki, sağlam kalıtsal özelliklerle dünyaya gelmiş birisi ile örneğin çirkin, güçsüz, yeteneksiz olarak dünyaya gelmiş birisi hayata eşit olarak başlamamıştır. Doğal sistem, bu tür "değersiz" gördüğü bireylere doğal seleksiyon uygular ve onlara kazanma hakkı tanımaz. Doğada bir denge olsa idi, doğuştan gelen 1-0, hatta 10-0 yenilgiler var olmazdı. 

Diğer yandan, doğanın yarattığı eşitsizliği, insanoğlu binlerce yıl emek göstererek yarattığı medeniyet sayesinde tamamen olmasa da bir derece yenmiştir. Öyle ki, doğal seleksiyonda yok olmaya mahkum olan çirkin ve güçsüz bir birey, daha çok çalışarak, belki iş hayatında daha ağır riskler alarak, hayatından veya mutluluğundan fedakarlıklar yaparak, doğuştan hayata 1-0 önde başlamış diğerlerinin önüne geçerek, durumu 1-1, hatta 2-1 yapabilir. 
 
Günümüzde çirkin, güçsüz veya yeteneksiz birtakım insanların her engele rağmen yine de çalışma, risk ve biraz da şans ile doğal seleksiyonun zirvesine yükselmeleri, doğanın değil medeniyetin sunduğu imkanlardır. Medeniyet yerine doğanın acımasız kanunları geçerli olsaydı bu bireyler ya doğdukları gibi yok edilecek (memeliler de dahil olmak üzere pek çok hayvan doğuştan zayıf olan yavrularını öldürebilmektedir), iyi ihtimalde ise yaşayacak ancak kendisini isteyecek karşı cins olmadığı için üreyemeyecek ve nihayetinde neslini devam ettiremeyecektir.

Thomas Hobbes, Leviathan’ında her ne kadar doğayı eşitlik sağlayan kaynak olarak kabul etmiş olsa da, bu eşitliğin aslında insanlar arasındaki kıskançlık ve düşmanlığı yarattığını iddia etmiştir. Bu durum asla sonlanmayacak bir güvensizlik ortamı oluşturacak ve sonucunda birey, diğerlerine üstünlük kurmadığı sürece rahat hissetmeyecektir. Hobbes, “homo homini lupus / insan insanın kurdudur” cümlesiyle açıkladığı bu rahatsızlık ve güvensizlik ortamı, insanların daima mücadele ve savaşa hazır olmasını gerektirecektir. Ne var ki, insanoğlu için sürekli savaşır veya savaşa hazır halde yaşamak tercih edilebilir değildir. Üstelik savaş ortamı her ne kadar insanın kazandığı takdirde ikincil amacı olan güce erişmesini sağlayabilecek olsa da, kaybettiği takdirde birincil amacı olan hayatta kalmasını engelleyecektir. Bu nedenle Hobbes, insanın aklını kullanarak, barışı aradığını iddia etmektedir.

Hobbes’un bahsettiği akıl, bu yazıda bahsettiğim medeniyettir. Doğadan gelen insan, doğanın kötülüğüne sahiptir ve bu kötülük ne kadar medeniyetle iç içe geçerse geçsin içinde yaşamaya devam edecektir. Ancak, insan medenileşmesi ve aklını kullanması sayesinde, kendini baskılayabilir. İçimizdeki iyilik ile kötülüğün savaşı tam olarak budur. Güçlü olan, içindeki doğanın acımasız sesine dur diyebilecek birey, aklı ile kendi kötülüğünü yenebilmektedir.  




Üzerinde durulması gereken önemli nokta, cesaret ve güç kavramlarının doğrudan kötü davranışı etkilemesidir. Gerçek şu ki, kötülük yapma fırsatı olmasına rağmen kötülük yapmayan kişi ya güçlü olup içindeki dürtüyü yenmiş, ya da cesaretsiz olduğu için kötülük yapmaya çekinmiştir. Örneğin, önündeki insanın cüzdanını düşürdüğünü gören bir kişi, cüzdanı alıp kendi cebine atabilir. Bu zayıf insanın kendi yararı için gerçekleştireceği az miktarda cesaret isteyen klasik ve doğal bir kötü davranıştır ve kişiye ekonomik getirisi olacaktır. İkinci ihtimal olarak kişi içindeki bencil dürtüye karşı gelerek, cüzdanı alıp sahibine teslim edecektir. Bu güçlü insanın iyi davranışıdır ve pek bir cesaret gerektirmez. Üçüncü ihtimal olarak kişi yine cüzdanı alacak, aslında çalmak istese de belki etrafta gören olmuştur düşüncesiyle cüzdanı sahibine verecektir. Bu durumda kişi iyilik yapmış olsa bile, bu davranış içindeki kötülüğü yendiği, güçlü olduğu için değil; yakalanmaktan korktuğu, cesaretsiz olduğu içindir. Son ihtimalde ise kişi yere düşen cüzdanı görecek, ancak ne cebine atacak, ne de alıp sahibine teslim edecektir. Nötr kelimesinin tam karşılığı olan bu durumdaki kişi yine güçlü olup, içindeki bencil sese dur demiş; ancak diğer yandan başka birisine iyilik yapma gereği duymamıştır.
 
Yazıda daha önce bahsettiğim Abramovic deneyince insanlar dörde ayrılmıştır. İlk kötülüğü yapan cesaretli kötüler; devamında aslında kendi başlarına hiçbir şey yapmayacak ancak kötülük yapanlardan destek alarak onlara ayak uyduran, onları takip eden cesaretsiz kötüler; bu olaya seyirci olarak kalan zayıf ve cesaretsiz kötü kişiler; duruma ilk müdahale eden içindeki kötülüğü baskılamayı başarmış ve üstüne iyilik yapan cesur ve iyi birey; ve devamında cesur iyiden destek alarak olaya ses çıkaran cesaretsiz iyiler. 
 
Kısaca insanoğlunun içindeki kötülük ile kendi savaşı vardır. “Şeytana uydum” şeklinde çoğunlukla kötülük yapıp suçun şeytana atıldığı bu davranış biçimi aslında, kişinin zayıf olması, zayıflığı nedeniyle kendini kontrol edemeyerek kötülük ile güç ve kişisel tatmin elde etmeye çalışması, başaramayınca da pişman olarak, kendi zayıflığını kabul etmemesidir. İnsanoğlu karanlık dürtülerinden sıyrıldıkça, aklını ve etik hislerini kullanıp güçlenerek içindeki şeytanı dizginleyebilir. 
 

KANSERLİ HÜCRELERİ YOK ETMEK

Peki toplumun gerçekte ne kadarı dürtülerini baskılayabilir? Asla tamamen iyi veya tamamen kötü insanlardan bahsedilemez. Çoğumuz içinden geçtiğimiz çeşitli olay ve durumlarda, karanlık dürtülerimize karşı farklı güçlerde direnç gösteririz. Bir olaya yaklaşımı kötülük içeren kişi, başka bir olaya yaklaşımında güçlü olabilir. Bu nedenle, iyi veya kötü insanların varlığından çok iyilik ve kötülük yapan insanlardan bahsedilmelidir.

Ancak elbette, toplumun bazı küflü kesimleri sistematik ve devamlı olarak kötü eylemler icra eder. Bu kişiler toplumun küçük bir azınlığını oluşturmasına rağmen, eylemleri toplumu olumsuz yönde güçlü bir şekilde etkiler ve toplumsal çürümeye yol açar. Örneğin, trafik kurallarına uyarak sıkışık trafikte bekleyen sürücüler, emniyet şeridinden hızlı geçen uyanık birisini gördüğünde, aralarından belki birkaçı bu davranışı kendileri de tekrarlayabilir. Devamında onları da izleyen başkaları aynı davranışı tekrarlayacak ve nihayetinde kurala uymayan çoğunluk oluşacaktır. Ya da Abramovic örneğini hatırlayalım, ilk şiddet eylemi, diğer insanlarda şiddet arzularını açığa çıkarma hissi uyandırmış ve devamında kötülük zinciri baş göstermiştir.
 
Hobbes'un çıkarları için devamlı barışı arayan insanoğluna rağmen, insanlık tarihi çok az bir süre gerçek barış ortamında yaşamış, ve bu barış ortamları da hep bir savaş ile sonlanmıştır. İnsanlık tarihinin savaş ve katliamlarına baktığımızda, tek bir tanesi bile toplumun çoğunluğunun talebi veya arzusunun sonucu değildir. Hammurabi kanunlarından günümüz Roma temelli hukuk sistemine kadar, toplumlarda adalet ve cezalandırma yapısının zayıf olması nedeniyle toplumdaki kanserli hücreler yok edilememekte, ve bu yüzden toplumda kanser devamlı yayılmaktadır, ta ki toplumsal çöküşe kadar. Minor sistematik kötülüğün, major iyiliği çürütmemesi için lex talionis (kısas) ve önleyicilik temelli bir cezalandırma sistemi şarttır (Detay için Lex Talionis: Göze Göz, Diş Diş yazımı okuyabilirsiniz).
 
 
OYUN TEORİSİ
 
Her ne kadar doğanın ve insanın yaratılışında karanlık dürtüleri olduğunu bilsek de, işin aslı insanların büyük bir kısmı bu dürtülerini genellikle baskılayabilmektedir. Barış ve medeniyet sayesinde hayatta kalma şansı artan insan, kendini tehlikede hissetmeyerek, salt güç ve dominasyon isteyen bencil dürtülerini yontmakta ve sevme, sevilme, öğrenme ve eğlenme arzularına daha çok ağırlık vermektedir.
   
Ayrıca ek olarak, iyi ve güçlü olmadan da iyiliği destekleyen odaklar tarih boyunca varolmuştur. Nitekim, iyilik insanın daha iyi giyindiği, daha iyi yediği, daha iyi eğlendiği ve daha iyi yaşadığı, Hobbes'un bahsettiği barış özlemiyle dolu olan medeni ortamı sağlamaktadır. Bu nedenle, iyi insanların yanında, iyi olmamasına rağmen, iyiliğin çıkarları ile örtüştüğünü düşünen veya bilinçaltı farkındalığına sahip insanlar da iyiliği desteklemektedir. Sonuçta herşeyden önce temel arzusu hayatta kalmak ve varlığını sürdürmek olan insanoğlu için iyilik ve barış durumu, kendisini en güvende hissettiği ortamı sağlamaktadır. Diğer yandan toplumun minor sistematik kötüleri, bu stratejik hamlenin bozulmasına neden olmaktadır.
 
John Nash'in oyun teorisini ve Tucker'ın tutsak ikilemini düşünelim. A ve B kişisi, her ikisi de sadece kendileri için iyi olanı yaptılarında kötü senaryo gerçekleşir. Diğer yandan içlerinden birisinin her ikisi için de iyi olanı yapmasına rağmen, diğerinin sadece kendisi için iyi olanı yapması durumunda, iyi olan için ilk durumdan da kötü bir senaryo gerçekleşecektir. Ancak, minor sistematik kötülüğün toplumdan elimine edildiği ve her bireyin hem kendi hem de toplumun çıkarlarını düşünerek iyi olanı yapması durumunda, optimal fayda sağlanacaktır. 

Doğanın kendisi bu teoriyi kısmen uygulamaktadır. Nitekim bazı hayvanlar, kendi toplumlarını, dolayısıyla kendilerini korumak amacıyla tüm sürünün iyiliğine eylem yapabilmektedir. Örneğin, anne yarasalar, sadece kendi yavrularını değil, yeterli besin varsa, annesiz kalmış diğer yarasa yavrularını da beslemektedir. Bal arıları, eşek arıları ile olan savaşlarında, yaralanan arıları kurtarıp tekrar kovanın içine götürmektedir. 
 
Benzer şekilde insanlar da, kabileler, şehirler, ülkeler kurarak yalnızca kendilerini değil yaşadıkları toplumu da korumaktadırlar. Toplumsal çıkarların aslında bireysel çıkarlar ile örtüştüğünü gören insan için iyilik ve barış bir tercih değil, gerekliliktir. Ancak bu stratejinin optimal sonuca ulaşması için minor sistematik kötülerin toplumdan elimine edilmesi şarttır.
 
 
SON
 
Kapitalizmin getirdiği çarpıklaşmış toplumsal yapıya ve toplumdaki kanserli hücrelere rağmen, insan doğası kendini dış kötülüklerden ve de kötüleşmeden korumaktadır. Dopamin sayesinde insan zorluklarla karşılaştığında, bir süre sonra bu duruma alışarak atlatabilmektedir. Bu sayede insanın aslında zorluklar karşısında pes edip kötü bir yola başvurması, eğer sabrederse dopamin sayesinde engellenebilmektedir. Oksitosin ise kadınların hamile kaldıkları zaman bebeklerine bağlanmalarını sağlayan bir hormondur. Ancak diğer bir işlev olarak partnerlerin birbirine aşık olmasını sağlamakta, sağlıklı nesiller için gerekli olan monogamiyi desteklemektedir. Ayrıca yine bir kişi ile ne kadar çok zaman geçirilirse, dopamin ve oksitosin sayesinde o kişiye bağlılık artmaktadır. Bu da aynı grup veya toplum içinde yaşayan bireylerin birbirlerine karşı kötülük yapma ihtimalini azaltmaktadır. Kısaca, insanın kendisini koruma içgüdüsüyle yarattığı yabancı isnan korkusu ve düşmanlığı, yine insanın doğası sayesinde yerini anlayış ve bağlılığa bırakabilmektedir.

İşin aslı, tüm karanlık dürtülerine rağmen insan devamlı olarak çabalamaktadır. Uluslararası Af Örgütü, UNICEF, WHO, Tema, Lösev, Darüşşafaka ve diğer yardım dernekleri bunların örnekleridir. İnsan her ne kadar hayatta kalmak veya daha fazla güç için yok etmeye meyilli olsa da, en azından ister kendi vicdanını rahatlatmak diyelim, isterse kişisel çıkarlarına uygun olduğu için diyelim, iyilik tohumlarını da ekmekten vazgeçmez.
 

13 yorum:

  1. uzun ama doyurucu bir yazı sabır edin okuyun birsürü konuda çok önemli bilgiler ediniyorsunuz

    YanıtlaSil
  2. mariya abramoviç de kaşınmış yanlız. soymaya başladıkları anda gösteriyi bitirebilirdi. sırf ünlü olmak için karşılık vermemiş

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kadının amacı sonuna kadar götürüp insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak

      Sil
  3. aşırı karamsar...

    YanıtlaSil
  4. bebeklerin gerçek yüzü :D https://www.telegraph.co.uk/content/dam/films/2017/07/25/TELEMMGLPICT000135721385_trans_NvBQzQNjv4BqN4ePBoE4ef7kaLHd_OTbY2YBaHRrlxHKhYcmN8PQA_c.jpeg?imwidth=1400

    YanıtlaSil
  5. insanı kötülük çektiği için insan kendisine iyilik yerine kötülük yapanları seviyor yani

    YanıtlaSil
  6. Görüşlerin ünlü klinik psikolog Jordon Peterson ile paralellik gösteriyor hatta bana şu videodaki dersini hatırlattı https://youtu.be/fesSvXKxYd0

    YanıtlaSil
  7. yazıda redpill eleştirilmiş ama bence paralel fikirlere sahipler

    YanıtlaSil
  8. gördüğüm en anti hümanist yazı

    YanıtlaSil
  9. yazı güzel ancak kötülük kavramı sadece ve sadece insan için geçerlidir doğadaki hayvanlar kötüdür demek bana kalırsa anlamsız.
    unutmayınız efendim kötülük ve iyilik insana mahsusutur.
    iyi kuş ya da kötü aslan olmaz,olamaz.....

    YanıtlaSil
  10. Mükemmel bir yazı. Benim de içlerinde bulunduğum mizantropların hayata bakışını detaylı bir şekilde anlatan bir yazı olmuş. Farklı zamanlarda edindiğim bilgileri derli toplu şekilde bir arada bulmak çok sevindirici. Hayranlıkla diğer yazılarınızı da okuyorum. Zihninizi sağlık.

    Çocuklarla ilgili deneyin Türkçe çevirisi olan videosu

    YanıtlaSil
  11. pessimist başlayıp çaktırmadan optimist bir son ile bitirmiş

    YanıtlaSil

Google hesabı kullanmak istemeyenler yorum göndermek için Yorumlama Biçimi'nde Adı/URL kısmından seçim yapabilir.

Nötral.com, bilim, tarih, felsefe blogu, Copyright © 2016, Yazar: Can Güzel

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.