Son Yazılar

İnsanın İçindeki Kötülük





Tanrı insanı yarattı ve devamında, topraktan yarattığı bu zayıf varlığın, ışık ve ateşten yaratılmış Şeytan’dan üstün olduğunu söyleyerek, Şeytan’a insanın önünde eğilmesini emretti. Ancak Şeytan bunu kabullenemedi ve insan daha dünyaya gelmeden çok önce dünyaya sürüldü. Dünya, doğa ve bu topraklar onun krallığı oldu. Derken bir gün insan da zamanında Şeytan’ın iddia ettiği gibi zayıflığına yenik düştü, yasak meyveyi yedi ve cennetten kovularak Dünya’ya sürüldü, kendisinden nefret eden Şeytan ile baş başa kaldı. İşte tam olarak bu yüzden insana verilen sürgün hem iyi bir sınav, hem de ağır bir cezaydı. Çünkü insanoğlu, Şeytan’ın krallığında yaşamaya mahkûm oldu.

Pagan mitlerinden kalma hepimizin annesi kutsal, yüce ve iyi kalpli Doğa Ana inancı genlerinize işlediyse bu yazıyı kabullenmeniz zor olacak. Doğa da, doğada yaşayan tüm canlılar da kötülüğün esiridir. Doğa güçlünün zayıfı ezdiği bir sistemdir. Doğada devamlı cinayet ve sömürü vardır. Doğa, avını öldürmeden, yavaş yavaş, acı çektirerek yiyen sırtlanlara; bal çalmak için bal arısı kovanına girip birkaç saatte on binlerce bal arısını öldüren eşek arılarına, başka bir canlının depoladığı kışlık yemeğini çalıp açlıktan ölmesine neden olan tilkilere, yuvada kendisine daha fazla yer açmak için diğer yumurtaları ve küçük kardeşlerini yuvadan atan kuş türlerine ev sahipliği yapar. Karnını doyurmak için avını önce boynundan yakalayarak öldüren ve acı çekmesini en aza indiren bir aslan ise doğanın zalimliği göz önüne alındığında belki de en asil canlılardandır, değil mi? Tam olarak değil. Çünkü bir erkek aslan da sürünün lideri mevcut erkek aslanı öldürdüğünde, dişi aslanlarla yeni çocuklar üretmek istediği için, eski erkek aslanın mevcut çocuklarını öldürür. Bunu dişi aslanlar da birbirlerinin çocuklarına sürüde daha fazla güç kazanmak amacıyla dönem dönem yapmaktadır.

Şimdi akıllara şu klasik cümle gelecektir; “ama doğanın düzeni böyle”. Tam olarak ben de bunu diyorum. Doğanın düzeni acımasızdır. Doğa, bırakın hayatta kalma amacını, bazen sadece daha fazla güç kazanmak amacıyla her türlü kötülüğü yapan canlılarla doludur. Tahtı sallanmasın diye kendi kardeşlerini öldüren padişahları kınarız, nihayetinde karnını doyurmak için çalan hırsızları cezalandırırız, kendi önünü açmak için arkadaşını öldüren katilleri suçlarız; ancak hepsinin doğada örneği vardır. Ve bu suçlar doğada olunca hepsine “doğanın düzeni böyle” der geçeriz. 


ÜÇ BÜYÜK GÜNAH

Doğa kötü iken, elbette doğanın bir parçası olan insan da ne azıdır ne de fazlası. Üstelik insan da, diğer canlılar gibi sadece hayatta kalmak için değil, daha fazla güç kazanmak için de kötülüğe kucak açar. Kısaca olay sadece hayatta kalma içgüdüsü değil, aynı zamanda güç arzusuyla dolu kibir, kıskançlık ve açgözlülük de içerir. Zaten insanın içindeki kötülüğe baktığımızda, aslında hemen hemen tüm suçların üç temel canlı  özelliğinden kaynaklandığı ortaya çıkmaktadır. Bunlar, açgözlülük, kıskançlık ve kibirdir. İbrahimi dini metinlere baktığınızda da ister bu dinlere inanarak Tanrı’nın bir mesajı olarak adlandırın, isterseniz de bu dinleri insanın ruhunun çirkinliklerini dizginlemek için üretilmiş insan yapımı metinler olarak düşünün; üç büyük günah üzerine açık göndermeler bulunmaktadır. Öyle ki, bu dinlerde, bir varlık tarafından işlenmiş ilk günah, Şeytan’ın Tanrı’yı dinlemeyerek insanın üstünlüğünü kabul etmeyişi, yani kibir; insanoğlu tarafından işlenmiş ilk günah, Âdem ile Havva’nın her türlü olanakları olmasına rağmen yine de kendilerine hâkim olamayarak yasak meyveyi yemesi, yani açgözlülük ve üçüncü olarak insanoğlu tarafından ama bu sefer dünya üzerinde işlenmiş ilk günah ise, Âdem’in oğlu Kabil’in, babası tarafından daha fazla sevilmesi ve de daha güzel bir kadına sahip olduğu için erkek kardeşi Habil’i öldürmesi, yani kıskançlıktır. Günümüz yargısal suçlarına ve yargı dışı gayri ahlaki konulara baktığımızda her yadırganan davranışın bu üç günahtan en az birisini içerdiğini görmekteyiz. Eğer ki bir davranış bu üç günahtan birini içermiyorsa, o halde bu davranışın hatalı veya kötü olmadığını kabul etmek de mantıklı olacaktır. Örneğin, hiçbir şekilde yiyecek bir şey bulamadığı için hayatta kalma amacıyla hırsızlık yapan bir kişi kibirli, açgözlü, kıskanç olmayacak kısaca kötü bir davranış sergilememiş olacaktır. Diğer yandan, kendisinde iki adet oyuncak, kardeşinde hiç oyuncak olmayan bir çocuğun ısrarla oyuncaklarından birisini kardeşine vermek istememesi açgözlülüktür ve kötü bir davranıştır. Kötülüğü bu şekilde değerlendirdiğinizde her suçlunun kötü olmadığını, ancak her insanın öyle ya da böyle kötülükle iç içe olduğunu göreceksiniz. 

Kısaca, her kötülüğün arkasında aslında bir neden vardır. Yaptığı kötülüğün sorumluluğunu/suçunu ya karşısındakine ya da metafizik bir kavram olan şeytana ("şeytana uydum") atan insanoğlu, şüphesiz yaşadığımız doğanın en kötü ve üstelik sorumsuz canlısıdır.



DOĞUŞTAN GELEN ADALET DUYGUSU

Tarihteki pek çok örnek göstermiştir ki, rahatı ve güvenlik hissi bozulan insan kolaylıkla binlerce yıl boyunca yavaş yavaş ilerlettiği medeniyeti bir çırpıda yok edebilmektedir. Özellikle 16. yüzyılda keşifler sırasında ıssız bir adaya düşüp de birbirini öldürüp yiyenler, Holokost sırasında Nazi subaylarına yakalanmamak için ağlayan bebeğini boğan kadınlar, Orta Çağ’da kara veba nedeniyle kıtlık baş gösterince sınırlı gıdadan daha fazla yararlanmak için akrabalarını öldüren insanlar... Evet, W. Golding’in Sineklerin Tanrısı romanı aslında bir kurgu değil, insanın özüdür: İnsan içindeki kötülükle, şeytanıyla birlikte yaşar.

Ancak asıl kötü olan, insanın sadece zor durumda kaldığında, hayatını devam ettirebilme amacıyla değil; bolluk, rahat ve güven içerisindeyken bile yalnızca daha fazla güç elde etmek için kolaylıkla kötülüğe yönelmesidir. Sırf bu nedenle binlerce yıllık insanlık tarihinin %99’u savaşlar ve katliamlar ile geçmiştir. Günümüzde yanı başımızda belki savaşlar olmasa da bunun örneğini günlük hayatta okullarda veya iş yerlerinde yine görebilmektesiniz. 20 kişilik bir insan topluluğunu aynı ortama koyup, birkaç hafta zaman geçirmelerini istediğimizde, öncelikle bu grup birkaç alt kümeye bölünecek, devamında gruplar arasında dedikodu ve en sonunda kavgalar ortaya çıkacaktır.

İnsan doğası gereği farklılardan korkmaya ve benzerler ile gruplaşmaya meyillidir. Kendi ile aynı düşünmeyeni (fikir çatışmaları), kendi ile aynı inanmayanı (din savaşları), hatta kendine dış görünüş olarak benzemeyeni (ırkçılık) bile düşman olarak görebilir. Bu durum hayattaki en büyük varlığı kendi canı olan insanların ilk önceliğinin güvenlik olmasıyla alakalıdır. Öyle ki, insan kendine benzeyen bireylerin yanında daha rahat etmektedir. Ve bu insana doğuştan gelen, binlerce yıllık mirasıdır. Nitekim evrimin ahlaki köklerini incelemek amacıyla Yale Üniversitesi’nin Bebek Laboratuvarı çalışmalarının sonuçlarına göre de insanoğlu daha doğuştan önyargı, bencillik, cezalandırma ve intikam gibi duygulara sahiptir.




Çalışmanın ilk aşamasında, 6 aydan daha yaşlı olmayan bebeklere kukla şovu izletilmiştir. Kukla şovu sırasında, sarı renkli bir kedi kuklası, içerisinde yemek bulunan bir kutuyu açmaya çalışmakta, önce beyaz üstlü köpek kuklası ona yardım etmekte, sonrasında ise mavi üstlü köpek kuklası kediye yardım etmek yerine, tam tersi kutuyu açmasını engellemektedir. Bebeklerin hangi kuklaya yöneldiğinin analizi sonucunda, beklendiği gibi %75’i iyilik yapan ve zararsız olan beyaz üstlü kuklayı tercih etmiştir. Ancak diğer yandan sarı renkli kedi kuklası yerine, öncesinde hırsız olarak gösterilen bir tavşan kuklası kullanıldığında, bu sefer bebeklerin %81’i mavi üstlü köpeği tercih etmiştir. Bu durum bebeklerin iyilik yapanı sevdiğini ve ayrıca doğuştan adalet duygusuna sahip olduğunu ve kötü olanın cezalandırılmasından memnun olduklarını göstermektedir. Ancak acaba bu adalet duygusu her zaman adil midir?

Daha önce de belirttiğim gibi insanlar doğası gereği kendilerine benzer kişilere yakınlık kurarken, kendilerinden farklı olanlara karşı düşmanlık duygusuna sahip olurlar. Aynı kukla testi kapsamında bu sefer bebeklere, kutuyu açmaya çalışan sarı renkli kedi kuklasının test edilen bebeğin de sevdiği bir yemeği yemek istediği; teste dâhil olan yeni alternatif gri kedi kuklasının ise bebeğin sevdiği yemeği yemek istemediği, bebeğin sevmediği bir yemeği yemek istediği gösteriliyor. Bu durumda bebeklerin hangi kedi kuklasına yöneldikleri test edildiğinde, sonuç beklendiği gibi bebeklerin kendileri ile aynı yemekleri seven sarı kedi kuklasını tercih ettikleri çıkmıştır. Devamında ise ilk kutu testi tekrarlanmış ama bu sefer kutuyu açmaya çalışan gri renkli kedi kuklası olmuştur. Test sonucunda bebeklerin %87’si, kutuyu açmaya çalışan gri kedi kuklasına engel olan mavi üstlü köpek kuklasını, beyaz üstlü köpek kuklasına tercih etmiştir. Kısaca, gri kedi kuklası, tavşan kuklası örneğinde olduğu gibi hırsızlık vb. herhangi bir suçta bulunmamışken bile, sadece farklı yemek zevki olduğu için bebekler tarafından olumsuz gözle görülmüş ve cezalandırılmıştır.

Bu çalışmadan ortaya çıkan sonuç oldukça basittir, insan daha doğuştan adalet duygusuna sahip olmakta, ancak diğer yandan adaletini kendi subjektif yargılarına göre dağıtmaktadır. Evet, insanın suç işleyeni cezalandırmak istemesinde herhangi bir etik yanlış yok, ancak insan sadece suç işleyeni değil, herhangi bir suçu olmasa bile, kendine benzemeyeni de cezalandırmak istemektedir. Kısaca, her türlü ayrımcılığın ve ırkçılığın temelini oluşturan bu nefret öğretilmiş değil, doğuştan gelir. 


İNSANOĞLUNUN ÇIKARCILIĞI

İnsan ilişkilerinin çıkarcı olmasını sağlayan, doğadaki tüm diğer canlılarda da var olan hipergami davranışıdır. Hipergami, genel tanım olarak erkek – kadın ilişkilerinde insanların kendilerinden daha üst seviyede eş seçme eğilimi olsa sadece cinsel etkileşimin aksine, hayatın her alanında, arkadaşlık ilişkileri, hatta bir daha asla görmeyeceğimiz yabancılara bile davranışımızı düzenlemektedir. Öyle ki, her ne kadar karakteri bize uygun olmasa da, iyi giyimli, çekici tipli, sosyal statüsü yüksek olan ve kendine güvenli bir kişi ile iletişim kurmaya daha istekli iken, tam tersi özellikteki kişileri görmezden geliriz. İnsanoğlu, sürekli kendisine yük olacak, herhangi bir faydası olmayan birisi yerine, kendisine bir şeyler katabilecek, faydalanabileceği, onu kullanarak daha üst seviyeye yükselebileceği kişilere yatırım yapmayı tercih eder. Zaten arkadaş kelimesi de anlam olarak bir çıkara hizmet etmektedir, arkadaş, arkayı kollayan, insanın zayıf noktasını koruyan, onu dolduran kişidir. Kimse, ona hiçbir faydası olmayan biriyle arkadaşlık kurmaz. 

Aile kavramı ise ebeveyn için neslini devam ettirerek ölümsüz olma; çocuk için ise güvenlik ve bakım ihtiyacıdır. Bu nedenle çocuğun güvende tutulmaya ihtiyacı kalmadığı zaman ailesiyle bağlarını koparması ve kendisine içinde ailesinin bulunmadığı bir hayat kurmak istemesi doğal olandır. 

Aşk ise, insanın sonsuzluğa ulaşma arzusunun bir ürünüdür. Tüm canlılar ölümlü olduğu için sonsuzluğa ulaşmak için üreme üzerine yoğunlaşmıştırlar. İnsanın da ister sahip olduğu aşk duygusu, ister tek gecelik seks arzusu olsun, temelinde üreme dürtüsü yatmaktadır. Üremede önemli olan da, üreme sonucu ortaya çıkacak yeni bireyin, genetik bakımdan güçlü olarak onun da kaliteli bir birey seçerek neslin devam etmesinin garanti altına alınmasıdır. Bu nedenle kadın da erkek de karşı cinste ilk olarak dış görünüşe bakmaktadır. Çünkü dış görünüş aslında sağlam bir genetik yapı ve sağlıklı bünyenin yüzde yüz doğrulukta olmasa da temel özelliklerini sunmaktadır. Ek olarak iki cins de farklı oranlarda olsa da karakter, zeka, finansal durum, sosyal statü gibi diğer seviye yükselten faktörlerle ilgilenmektedir .

Diğer yandan, insan ne kadar çıkarcı da olsa, aynı zamanda nankördür ve onun çıkarlarına çalışanın da değerini çoğunlukla bilmez. Nitekim insan psikolojisi basittir. Bir insana iyilik yapmak veya ilgi göstermek onun sizi sevmesini sağlamaz. Tam tersi bir kişiye herhangi bir karşılık almadan aşırı yatırım yaptığınızda, o kişi bilinçaltında sizin kendisine bu kadar yatırım yapmanızın tek nedenini, sizden daha yüksek bir seviyede olmasıyla açıklar (yani sizi ona hizmet etmek zorunda olan bir köle olarak algılar). Burada otomatik olarak hipergami devreye girer ve aslında iyilik yapan, ilgi gösteren kişi daha yüksek seviyede olsa bile, artık düşük algılanmaktadır. Diğer yandan sürekli yatırım yapan kişi ise bu kadar karşılıksız yatırım yapmaya devam etmesini bilinçaltında karşısındakinin kendisinden yüksek seviyede olmasıyla açıklar. Kısaca ilgi gösteren yüksek, ilgi gören düşük seviyede olsa bile, işler tersine döner. 

Not: Fazla ilgi ve iyiliğin sizi kişiye bağımlı hale getirmesi ile ilgili detay için; Her Türlü Bağımlılığı Yok Etmek ve Mutluluğun Hormonları yazılarımı okuyabilirsiniz.

Görüldüğü üzere, insan toplumunda, naif bir şekilde karşılığını almadan iyilik yapmak çoğu zaman zayıf olarak adlandırılacak ve bu şekilde davranan kişiye değer verilmeyecektir. İnsan, karşılıksız iyilik yapanı zayıf görmeye meyillidir (not: Elbette karşılıksız ilgiyi alan kişi, eğer ilgi gösteren çok kötü bir seviyede değilse, bu kişiyi elinde tutmaya çalışacaktır, sonuçta her insan ilgi gösterilmesini sever. Ancak sürekli yakınında tuttuğu bu kişiye asla saygı duymayacak ve onun hak ettiği değeri ona vermeyecektir). 


İNSANOĞLUNUN GÜCE OLAN ARZUSU 

Daha önce de belirttiğim gibi insanoğlu için güvende olma hissi yeterli olmayıp, birey her daim daha fazla gücü aramaktadır. İnsan, en basit konularda bile rekabetçidir, ya daha güçlü olmayı, ya da daha güçlülerin peşinde, yanında olarak onlarla birlikte güçlenmeyi planlar. Ve bu rekabet, çoğu zaman etik kuralların dışına çıkarak kıskançlık dolu bir hırs yaratır. İnsanoğlu bu isteğini hiçbir zaman kaybetmese de zaman içerisinde medeniyet, eğitim ve ahlak kuralları ile baskılamayı öğrenmiştir.

Yale Üniversitesi’nde bu sefer bebekler yerine çocuklar üzerinde gerçekleştirilen bir diğer çalışma kapsamında anaokulu çocukları bir masaya oturtulmuştur. Masada yeşil ve mavi olmak üzere iki bölge bulunmaktadır. Çocuk mavi bölgedeki ödülü seçerse kendisi iki adet ödül, başka bir çocuk da iki adet ödül alacaktır. Çocuk yeşil bölgedeki ödülü seçtiğinde ise kendisi bir adet ödül alacak, ama başka bir çocuk hiç ödül almayacaktır. Oyun Teorisi ile düşündüğümüzde çocuğun kendisi için en mantıklı olan tercihi yani, maviyi seçerek iki ödül alması beklenir. Ne var ki, çocukların büyük bir kısmı sırf karşısındaki çocuktan daha fazla ödüle sahip olmuş olabilmek için yeşil tercihi yaparak, sadece bir adet ödül almaya razı olmuştur. Kısaca, - anaokulu çocuklarında doğuştan gelen kıskançlık ve bencillik, mantığın önüne geçmektedir. Kısaca, adalet kişinin kendisine geldiğinde önemini kaybetmekte, yerini güç arzusuna bırakmaktadır. Dikkat edin, buradaki seçim açgözlülük değildir, nitekim çocuklar çok daha az ödüle razı olmuştur. Çocuğun bu tercihi yapmasındaki tek amaç, diğer çocuktan daha fazlasına sahip olmak, yani daha güçlü olmaktadır. İkinci testte ise ilkokula giden, belli başlı medeniyet öğretilerini geliştirmekte olan 8-9 yaşlarında çocuklar seçilmiş, bu durumda çocukların büyük bir kısmı mantıklı tercih olan maviyi seçmiştir. Burada çocuklar hala içinde güç isteği barındıran insanlardır, ancak belli seviyede eğitilmiş ve medeniyete ayak uydurmuşlardır.

İnsanoğlu yaşamının her alanında güçlü olma arzusunu içinde bulundurmaktadır. Ve bu arzuyu gerekirse kötülük ile gerçekleştirmeye de meyillidir. Yalnızca, çocukların hayattan beklentisi daha basit düzeyde olduğu için yaptıkları kötülük de basit ve önemsenmeyen seviyededir.

İnsanoğlu, hipergami ile de açıkladığımız gibi güçlü insana özlem duyduğu kadar, zayıf insana da tiksinti duymaktadır. Nitekim, zayıf olan, zayıflığını gözler önüne seren insan, hem karşısındakine bir şey katmayan, işe yaramaz, hem de kendisinin ve çevresinin hayatta kalma ihtimalini düşüren bir insandır. Bu nedenle, insanlar, başkalarına karşı kötü, ancak kendilerine iyi olan insanları, herkese karşı karşılıksız bir şekilde iyi olan insanlara tercih ederler. Bunun nedeni de kötü insanın kötü olan doğada hayatta kalma olasılığının daha fazla olmasıdır (Neden İyi Çocuklar Her Zaman Kaybeder?).

Ancak burada karıştırılmaması gereken bir nokta vardır. Eğer ki kötü olan güçsüz ise insan yine bu kişiye saygı duymayacaktır. Ancak diğer yandan, kötü birisi güçlü ise, bu durumda ses çıkarmayacak, onunla yakınlaşmak isteyecektir. En azından toplumun pasif çoğunluğu, iyi de kötü de olsa, bu güçlüye yanaşacaktır. Diğer yandan, toplumda az sayıda olan, kötülük ile elde edilmiş güce karşı olan cesur bireyler, gücün peşinde koşan toplumun çoğunluğunu oluşturan cesaretsiz pasifler tarafından dışlanacaktır.

İnsanoğlunun güce olan aşkı basit bir hırs ve rekabet kavramının çok daha ötesindedir. Öyle ki, insanoğlu, kendini güçlü algılama amacıyla, savunmasız durumda olduğunu gördükleri kişilere eziyet çektirmeye meyillidir. Örneğin, Sırp performans sanatçısı Marina Abramovic’in 1974 yılında Rhythm 0 adlı performansı da insanoğlunun karanlık yüzünü ispatlayan türden olaylar yaşanmasını sağlamıştır. Performans, Abramovic’in altı saat boyunca seyircilerin önünde hiçbir şeye tepki vermeden sabit kalmasından oluşmaktaydı. Abramovic’in hemen yanındaki masada ise gösteriyi izlemeye gelen izleyiciler için kalem, çiçek, yiyecek ve bıçak gibi materyaller bırakılmıştı. İlk başlarda Abramovic hareketsiz dururken izleyiciler de onu nazik bir şekilde izlemekte, bazıları masadan çiçekleri alıp onun ellerine bırakmaktaydı. Ancak yaklaşık 6 saat süren performans ilerledikçe, karşılarında hiçbirşeye tepki vermeyen kadının savunmasız ve zayıf olmasından dolayı izleyiciler de artan bir şekilde şiddete yöneldiler. Önce seyircilerden birisi kadına hafif bir tokat attı, Abramovic’in tepki vermemesi üzerine daha da cesaretlenen ve ilk başta çiçek veren bazı izleyiciler bu sefer Abramovic’e vurmaya başlamıştı. Bir izleyici masadaki silahı alıp kadının eline vererek kendine doğru tutmasını sağlayacak şekilde yerleştirdi. Bazı izleyiciler kadının kıyafetini parçalayarak Abramovic’i çırılçıplak bıraktılar. Bu noktadan sonra artık fiziksel işkence ve cinsel tacizler başlamıştı. İzleyicilerin bazıları kadının kalçalarına ve göğüslerine elliyor, bir kısmı kadına tükürüyor, bir kısmı ise masada bulunan bıçakla kadının üzerine çizikler atıyordu. Hatta birkaç kişi kadını masaya yatırıp tecavüz etmeye bile yeltendi. Abramovic tüm bu davranışlara rağmen hareket etmiyordu, ancak gözyaşları içerisindeydi. Nihayetinde tüm bu durumdan rahatsız olan bir kadın kalabalığın arasından sıyrılarak Abramovic’i korumaya aldı. Devamında kurtarıcı kadından cesaret alan diğerleri de olaya müdahale etti ve insanoğlunun içindeki kötülüğü ortaya çıkaran performans daha ağır bir şiddet eğilimine girmedi. İşin ilginç noktası, 6 saat sonunda performans bitip de Abramovic hareket etmeye başladığında, kötü davrananların tamamı ortamı terk etmişti. Bu performanstan, yazının ilerleyen kısımlarında değineceğim gibi, insanoğlu zayıf birini gördüğünde kötülük yapmaya ve ayrıca yine öne atılan, tepki gösteren birisi olmadığı sürece kötülüğü durdurmak yerine kötülüğe ortak olmaya, ya da en azından ses çıkarmamaya meyillidir.




Peki, şimdi akıllara önemli bir soru gelecektir, “madem insanoğlu zayıfı sevmiyor ve güçlüye âşık, o halde neden insanoğlu aynı zamanda da mağdur psikolojisine, mağdurları desteklemeye meyillidir?”. Bu durumun nedeni insanın yine çıkarlarını düşünmesidir. Nitekim her ne kadar güçlü olan daha çekiciyse de, kötü olma ihtimalinde bireyler için durum tehlikeli bir hale de gelmektedir (fazla güç kazanan kötü, bir gün kendilerine de zarar verebilir). Bu nedenle güçlü olanın daha da güçlenmesinin, eğer güçlünün yakınındaki birisi değilse bireyin kendisine bir faydası yoktur (not: Siyasi partiler yönetime geldiklerinde destekçilerine pek çok yarar sağlarlar, bu sayede destekçileri daha fazla yarar sağlamak için partinin daha da yükselmesini ister, diğer yandan partinin yönetime gelmesinden fayda sağlamayan kesimler en ufak değişiklikte desteklerini çekebilirler). Bu yüzden kendi başına bir zarar gelmediği sürece, güçsüz olanı desteklemek, kendisinin çıkarınadır. Sonuçta, güçlünün daha da güçlenmesi engellenmektedir. 

Diğer yandan insan hiçbir şekilde kendini riske atarak güçsüzü desteklemeyecektir. Nitekim, insanlar futbol maçlarında, siyasi parti seçimlerinde veya gizli oylamalarda mağdura oy verebilir, ancak 4-5 kişinin zayıf birisine eziyet ettiği bir durumda oldukça az sayıda kişi müdahale edecektir.


İYİLİK İLE KÖTÜLÜĞÜN ÇATIŞMASI

Hayatı Jean-Jacques Rousseau romantizminde yorumladığımızda, insan bebeklerini, dünya ile ilgili hiçbir fikri olmayan, içinde kötülük barındırmayan, her şeyi sonradan öğrenen, temiz canlılar olarak düşünür ve hataya düşeriz. Rousseau, insanın ilkel halinin iyi olduğunu, zihninin sonradan kötüleştiğini iddia eder, ancak bilimsel ve tarihsel ispatlar, durumun tam tersi olduğunu göstermektedir. Doğanın acımasız olduğu gibi ilkel insan da acımasızdır. 

Rousseau oldukça naif bir şekilde, doğanın özünde hayatta kalmak ve merhamet duygularının olduğunu iddia eder. Rousseau’ya göre, doğal hukuk yeterlidir, ancak doğal hukukun dengesini bozan insan aklıdır. Doğa eşitsizliğe izin vermez, doğada her şey dengede ve eşittir. Ancak bu durumu insan bozar ve insanlar arası eşitsizliğin olduğu durumlar insanı kötülüğe götürür. Burada her ne kadar Rousseau’nun insanlar arasındaki eşitsizliğin insanı kötülüğe götürdüğüne katılsam da bu iddia aslında eksiktir. Öyle ki, eşit haklara sahip pek çok insan yine de güç kazanarak birbirine üstün gelmek, lider olmak istemektedir. Nitekim, en basit örnek olarak Rousseau’ya göre ikiz çocuklar arasında hiçbir çekişme olmaması gerekirdi. Ancak insan doğası özelleşmek, diğerlerine göre üstün olmak istemektedir. Bu nedenle eşit bir şekilde tüm insanlığın mavi renkli telefona sahip olduğu bir dünyada, aynı özelliklere sahip kırmızı renkli telefonu sahip olmak için insanlar kat kat daha fazla para verecektir.

Rousseau gibi, Thomas Hobbes da insanların doğuştan eşit olduğunu kabul etmiştir. Üstelik bu eşitlik hem bedensel hem de zihinsel yetenekler bakımından var olmaktadır. Ne var ki, hem Rousseau hem de Hobbes doğayı gereğinden fazla kutsayarak hataya düşmektedir. İşin aslı, doğa hiçbir zaman eşitlik vaat etmez. Öyle ki, sağlam kalıtsal özelliklerle dünyaya gelmiş, Avrupa doğumlu, varlıklı bir aileye sahip, fiziksel olarak güçlü, dış görünüş olarak güzel ve zihinsel olarak zeki bir bebek ile zayıf, çirkin ve zeka geriliği olan, Sahraaltı Afrikası doğumlu, fakir aileye sahip bir bebek hayata eşit başlamamış, doğa bu iki bebeğe eşitlik tanımamıştır. Hatta bu ekstrem örnekleri de geçersek, aynı ailede dünyaya gelmiş, birisi güçlü, uzun ve yakışıklı, diğeri kısa boylu, zayıf ve çirkin kardeşlerin bile hayatı doğuştan eşit değildir. Ancak, doğanın yarattığı eşitsizliği, insanoğlu binlerce yıl emek göstererek yarattığı medeniyet sayesinde tamamen olmasa da bir derece yenmiştir. Öyle ki, doğal seleksiyonda yok olmaya mahkum olan çirkin ve güçsüz birey, daha çok çalışarak, belki iş hayatında daha ağır riskler alarak, fedakarlıklar yaparak, doğuştan hayata 1-0 önde başlamış kardeşinin önüne geçerek, durumu 1-1, hatta 1-2 yapabilir. Günümüzde yüzüne bakılmayacak tipte, iki dakika konuşulamayacak cehalette ve zekada birtakım insanların ticaret, siyaset ve sanat alanında tanınmış isimler olması doğa değil medeniyetin sunduğu imkanlardır. Medeniyet yerine doğanın acımasız kanunları geçerli olsaydı bu bireyler ya doğdukları gibi yok edilecek (memeliler de dahil olmak üzere pek çok hayvan doğuştan zayıf olan yavrularını öldürebilmektedir), iyi ihtimalde ise yaşayacak ancak kendisini isteyecek karşı cins olmadığı için üreyemeyecek ve nihayetinde neslini devam ettiremeyecektir (not: Medeniyet, her ne kadar doğanın eşitsizliğine bir derece engel olsa da, diğer yandan doğal seleksiyonu da engelleyerek, insanlığın mükemmele ulaşmasını zorlaştırmaktadır. Öyle ki, doğanın acımasız kuralları geçerli olduğunda zayıf ve çirkin birey kendisine bir eş bulamayacak ve genlerini devam ettiremeyecek, bu sayede sadece güçlü ve güzel genlerin yeni nesillere aktarımı sağlanacaktır (Bir Habil ile Kabil Hikayesi). 

Thomas Hobbes, Leviathan’ında her ne kadar doğayı eşitlik sağlayan kaynak olarak kabul etmiş olsa da, bu eşitliğin aslında insanlar arasındaki kıskançlık ve düşmanlığı yarattığını iddia etmiştir. Bu durum asla sonlanmayacak bir güvensizlik ortamı oluşturacak ve sonucunda birey, diğerlerine üstünlük kurmadığı sürece rahat hissetmeyecektir. Hobbes, “homo homini lupus” cümlesiyle açıkladığı bu rahatsızlık ve güvensizlik ortamı, insanların daima mücadele ve savaşa hazır olmasını gerektirecektir. Ne var ki, insanoğlu için sürekli savaşır veya savaşa hazır halde yaşamak tercih edilebilir değildir. Üstelik savaş ortamı her ne kadar insanın kazandığı takdirde ikincil amacı olan güce erişmesini sağlayabilecek olsa da, kaybettiği takdirde birincil amacı olan hayatta kalmasını engelleyecektir. Bu nedenle Hobbes, insanın aklını kullanarak, barışı aradığını iddia etmektedir.

Hobbes’un bahsettiği akıl, bu yazıda bahsettiğim medeniyettir. Doğadan gelen insan, doğanın kötülüğüne sahiptir ve bu kötülük ne kadar medeniyetle iç içe geçerse geçsin içinde yaşamaya devam edecektir. Ancak, insan medenileşmesi ve aklını kullanması sayesinde, kendini baskılayabilir. İçimizdeki iyilik ile kötülüğün savaşı tam olarak budur. Güçlü olan, içindeki doğanın acımasız sesine dur diyebilecek birey, kendi kötülüğünü yenebilmektedir.  




Üzerinde durulması gereken önemli bir nokta, cesaret ve güç kavramlarının doğrudan kötü davranışı etkilemesidir. Gerçek şu ki, kötülük yapma fırsatı olmasına rağmen kötülük yapmayan kişi ya güçlü olup içindeki dürtüyü yenmiş, ya da cesaretsiz olduğu için kötülük yapmaya çekinmiştir. Örneğin, önündeki kişinin cüzdanını düşürdüğünü gören bir kişi, cüzdanı alıp kendi cebine atabilir. Bu zayıf insanın kendi yararı için gerçekleştireceği az miktarda cesaret isteyen klasik ve doğal bir kötü davranıştır, kişiye ekonomik getirisi olacaktır. İkinci ihtimal olarak kişi cüzdanı alacak, içindeki bencil dürtüye karşı gelecek ve cüzdanı sahibine teslim edecektir. Bu güçlü insanın iyi davranışıdır, ancak herhangi bir cesaret gerektirmez. Üçüncü ihtimal olarak kişi yine cüzdanı alacak, aslında çalmak istese de belki etrafta gören olmuştur düşüncesiyle cüzdanı sahibine verecektir. Bu durumda kişi iyilik yapmış olsa bile, bu davranış içindeki kötülüğü yendiği, güçlü olduğu için değil; yakalanmaktan korktuğu, cesaretsiz olduğu içindir. Son ihtimalde ise kişi yere düşen cüzdanı görecek, ancak ne cebine atacak, ne de alıp sahibine teslim edecektir. Nötr kelimesinin tam karşılığı olan bu durumdaki kişi yine güçlü olup, içindeki bencil sese dur demiş; ancak diğer yandan başka birisine iyilik yapma gereği duymamıştır. Bu kişinin cesaret seviyesi ile ilgili bir şey söyleneme ancak kötü değildir ve güçlüdür.

Örneğin, iş arkadaşını ölesiye kıskanan ancak cesaretsiz bir kişi kötülük yapmaz, daha doğrusu yapamaz. Çünkü yakalanmaktan ve cezalandırılmaktan korkar. Ya da gözünün önünde bir kişi diğerine kötülük yapıyor ve bunu seyreden kişi de bu durumu engellemek için herhangi bir çaba göstermiyorsa, bu kişi cesaretsizdir ve zayıftır. Örneğin, Abramovic örneğinde insanlar dörde ayrılmıştır. İlk kötülüğü yapan cesaretli kötüler; devamında aslında kendi başlarına hiçbir şey yapmayacak ancak kötülük yapanlardan destek alarak onlara ayak uyduran, onları takip eden cesaretsiz kötüler; bu olaya seyirci olarak kalan zayıf ve cesaretsiz kişiler; duruma ilk müdahale eden içindeki kötülüğü baskılamayı başarmış ve üstüne iyilik yapan cesur birey ve devamında cesur iyiden destek alarak olaya ses çıkaran cesaretsiz iyiler.

Aslında insanoğlunun içindeki kötülük ile kendi savaşı vardır. “Şeytana uydum” şeklinde çoğunlukla kötülük yapıp suçun şeytana atıldığı bu davranış, kişinin zayıf olması, zayıflığı nedeniyle kendini kontrol edemeyerek kötülük ile güç ve kişisel tatmin elde etmeye çalışması, başaramayınca da pişman olarak, kendi zayıflığını kabul etmemesidir. Asıl güçlü olan ise, içindeki bu sese dur diyebilendir. Ne var ki, insanoğlu algısal hipergamiye sahiptir ve kişinin gerçekten güçlü olup olmadığıyla değil, nasıl göründüğüyle ilgilenir. Bir kişi zayıf olup içindeki kötülüğe yenilerek, adaletsiz ve kötü bir yolla güç kazandığında, insanoğlu bu kişinin o güce nasıl ulaştığıyla değil, o güce sahip olup olmadığıyla ilgilenir. Bu nedenle iyi de kötü de olsa, güçlü olan saygı uyandırmaktadır.

Dinlerin vurguladığının aksine net iyi ve kötü insan yoktur. Tüm insanlar içlerinde iyilik ve kötülük duyguları ile yaşamakta olup güç ve cesaret seviyeleriyle bağlantılı olarak çeşitli olaylar karşısındaki farklı yaklaşımlar sergilemektedirler. Örneğin, daha önce üzerinde durduğumuz gibi kötülük duygusu hayatta kalma ve güç kazanma arzuları nedeniyle ortaya çıkmaktadır. Peki, bir insan iyiliği neden yapmaktadır?

Öncelikle iyilik kavramının da yanlış anlaşıldığından bahsetmemiz gerekir. Bir davranış tamamen iyilik amaçlı olsa da aslında belli getirileri olduğu için yapılmaktadır. İlk neden olarak kişinin iyilik yaparak kendini diğerlerinden daha özel, ahlaklı ve etik hissetmesi bulunmaktadır. Bu da yine doğrudan güçlü olma, diğer bireylerden herhangi bir konuda daha üstte olma arzusu ile ilişkilidir. İyiliğin ikinci nedeni ise kişinin varoluş amacını tatmin etmesidir. İnsanlar sadece hayatta kalmakla ilgilenmemekte, neden yaşadıklarını da sorgulamaktadır. Nasıl ki çocuk – torun sahibi olmak, bir işte başarılı olmak, eserler bırakmak vb. insanın raison d’etre hissine hizmet ediyorsa, bir kişiyi mutlu etmek, onun için bir şeyler yapmak da kişiyi işe yarar, belli bir amaç için dünyaya gelmiş hissettirecektir. İyilik yapmanın üçüncü nedeni ise kişisel çıkardır. İnsan psikolojisi iyilik yaparak, bir gün kendisi de bir ihtimal kötü duruma düştüğünde, yardım edileceğini düşünmeyi istemektedir. Ayrıca son olarak insanoğlu aynı hayvanlar âleminde (bizonların aslanlara karşı gerçekleştirdiği çember şeklinde savunma) olduğu gibi kendi ailesi veya çevresi ile dayanışma içinde olarak, hayatta kalma ihtimalini arttırmaya çalışmaktadır.

Ancak elbette yapılan iyilik, bilinçaltında belli nedenleri olsa da, çoğunlukla güçlü ve cesur olmayı gerektirmesi nedeniyle kötülüğün tersine saygı duyulması gereken bir davranıştır. Günümüzde medya sistematik olarak iyi ile kötü kavramını topluma dezenforme ederek tanıtmaktadır. İzlediğiniz dizi ve filmlerde, iyi karakterler, sinir edici düzeyde pasif karakterlerdir. Bu eserlerde “iyi” kahramanlar kendilerini öldürmek isteyen düşmanını yendikten sonra, düşmanını bağışlar, sonra düşman gelir tekrar saldırır; kendisine küfür edene geniş bir şekilde güler, yumruk yediğinde diğer yanağını düşmanına çevirir. Hayır, iyilik bu değildir. Pasif bir şekilde iyi kalabilen insanlar aslında iyi olduklarından değil, naiflik, zayıflık ve cesaretsizliklerinden bu durumdadır. Gerçek iyilik kavramı, asla bir iyiye saldırmayan, yükselmek için kötülüğü kullanmayan, ancak diğer yandan kötülüğe an ağır şekilde karşılık verendir.

Elbette hayatta kalma ihtimalini arttırmak amacıyla insanoğlunun her ortamda cesaretli olması da kendi doğasına aykırıdır. Örneğin, günümüzde toplumun %99’u belli yanlış ve kötü bir düşünceyi savunuyorken başka bir şey söylemek en fazla toplumsal itibarı geriletebilir, ancak önceki çağlarda, özellikle dini konularda alışılmışın dışında konuşmak, giyotin veya yakılmakla sonuçlanırdı. Çünkü daha önce de dediğim gibi toplumun çoğunluğunu zayıflar oluşturur ve bu zayıflar kötü de olsa güçlünün peşinden gitmeye meyillidir.

Kısaca kişi, kendi içindeki kötülüğü baskılayacak güce ve zarara uğrayacağını bile bile başkalarının sahip olduğu kötülüğe karşı çıkacak cesarete sahip ise ve bunun sonuçlarının da farkındaysa, en üst düzey iyilik kavramı budur. Ancak bu kişi güçlü olsa bile nihayetinde hayatta kalmayacak ve doğal rekabette elenecektir. Diğer yandan içindeki kötülüğü yenen, cesarete de sahip olan ancak aklını kullanarak doğru zamanı bekleyen kişinin, doğal rekabette kazanma ihtimali vardır. Bu nedenle kötülüğün krallığı olan dünyada, akılsız bir iyi olmak yerine, planlı bir iyi olmak asıl gerekendir. 


MODERN ZAMANLAR

İnsanın kötülüğü baskılamasını sağlayan, medeniyetin kendisinden çok, insana sağlamış olduğu imkanlardır. İnsan daha iyi giyindiği, daha iyi yemekler yediği, gezdiği, eğlendiği için değil, ya Hobbes’un üzerinde durduğu gibi savaşı bitirmek için karşılıklı barış özlemiyle aklını kullanabildiği, ya da güçlü ve özgüvenli yapısı sayesinde içindeki kötülük dürtüsünü yenebildiği için iyidir.

Diğer yandan, günümüz modern zamanlarında güç kavramı giderek genetik üstünlük, karakter tutarlılığı, zekâ, bilgi seviyesi gibi kavramlardan çıkıp kendini daha iyi pazarlayabilme yeteneğine dönüşmüştür. Daha önce de dediğim gibi, algısal hipergami nedeniyle insanoğlu gerçek güçlüye değil, güçlü olarak algıladığına hayranlık duyar. Kadınların kendilerini olduklarından çok daha farklı bir hale dönüştürmelerini sağlayan makyaj, sosyal medya fotoğraf filtreleri; erkeklerin kadınlara kendilerini kaliteli göstermek için sahip oldukları para ve öğrendikleri kadın tavlama stratejileri; insan ilişkilerinde yükselmek için kullanılan manipülasyon oyunları, hipergamiyi aldatıcı bir hale getirmektedir. Özellikle sosyal medya odaklı dünya, algısal hipergamiyi arttırıcı etkiye sahiptir. Nitekim sosyal medya doğrudan insanların ilgi çekme ve kendini pazarlama, kendinin ne kadar da özel, değerli ve diğer insanlardan farklı olduğunu gösterme ihtiyacına yöneliktir (Sosyal medyanın kadın algısına zararlarına İyi Çocuklar Neden Her Zaman Kaybeder yazımda değiniyorum). 

Bir diğer problem ise topluma sürekli pompalanmaya çalışılan “sen özelsin, sen değerlisin” mesajıdır. Bu nedenle herkes kendisini en iyi görmekte, diğer insanlara bu yüksek ego ile davranmakta, kendilerini ve çocuklarını birer prens ve prenses olarak yetiştirmektedir. Mükemmel Değiliz Hiçbirimiz adlı yazımda da bahsettiğim gibi olması gereken; kişinin kendisini de diğer insanları da eksik olarak görmesi ve devamlı olarak kendisini geliştirmeye çalışması iken, günümüz kişisel gelişimcileri ve medyanın vurguladığı bunun tam tersidir. Kişi kendisini olmadığı kadar üstün görmekte, çevresine böyle yansıtmakta ve gerçekten de öyle olabilmek için sürekli rol yapmak zorunda kalmaktadır. Bu durumda kendi hipergamik seviyesini olduğundan yüksek görmekte, bu nedenle kibirli bir şekilde kendisi de hipergamiye önem vermekte, ancak hiçbir zaman karşısındaki ile tatmin olamamaktadır. Nitekim, aslında karşısındaki de rol yapan bir birey olacaktır.

Feminizm, the Red Pill, the New Age vb. pek çok akım yeni nesillerin sağlıklı bir şekilde büyüyebileceği aile ve toplum yapısını bozmaktadır. Öyle ki, kadın – erkek ilişkilerinde güven ortadan kalkmış, iki cinsiyette de bağlılığa olan inanç azalmış ve iki cinsiyet de evlilikten alabilecekleri faydayı (cinsellik ve ilgi) evlenmeden de sağlar hale gelmiştir. Aile yapısının bozulması ilk olarak kişileri yalnızlığa itmiş (kısa süreli ilişkiler insanlara karşısındakine tamamen samimi olma imkanı vermez, verse bile ilişki bir süre sonra bittiğinde, her şey sıfırlanacaktır), bu yalnızlık ise tatminsizlik ve devamında zayıflığı getirmiştir. Ancak aile yapısının bozulmasının en büyük zararı yeni nesillere, yani toplumun temel taşına olmaktadır. Örneğin, boşanma veya evlilik dışı ilişki sonucunda, baba figürü olmayan bir ailede, erkekler maskülenliği babalarından öğrenemeyecek, yıllar boyunca annelerinin ve okullarda kadın hocalarının etkisi ile feminenleşeceklerdir. Babasız kız çocukları ise, otorite boşluğu nedeniyle kendini sınırlamayı öğrenemeyecek, ayrıca hem erkeklere güvenmeyen hem de erkeklerin sürekli ilgisine ihtiyaç duyan bireyler haline geleceklerdir (Bazı Kadınlar Neden Hep Kendilerini Üzecek Erkeklerle Birlikte Olur & İyi Çocuklar Neden Her Zaman Kaybeder).


UMUT 

Her ne kadar yazı boyunca doğanın ve insanoğlunun kötülüğe olan eğiliminden bahsetmiş olsam da, insan çıkarları doğrultusunda her şeye rağmen iyi olmaya çalışmakta, çünkü aslında iyi olanın yanında rahat ve güvende hissetmektedir. Bu nedenle doğa, içindeki tüm kötülüğe rağmen, dengeyi korumak için bir takım savunma mekanizmaları da geliştirmiştir. Daha önce değindiğim gibi hayvanlar ve insanlar, kendi toplumlarını, dolayısıyla kendilerini korumak amacıyla iyilik yapmaktadır. Örneğin, anne yarasalar, sadece kendi yavrularını değil, yeterli besin varsa, annesiz kalmış diğer yarasa yavrularını da beslemektedir. Bal arıları, eşek arıları ile olan savaşlarında, yaralanan arıları kurtarıp tekrar kovanın içine götürmektedir. İnsanlar ise, kabileler, şehirler, ülkeler kurarak yaşadıkları toplumu korumaktadırlar.

Medeniyetin getirdiği çarpıklaşmış toplumsal yapıya rağmen, insan doğası da insanı hala korumaktadır. Örneğin, insan ne kadar ırkçı olursa olsun, kendi dış görünüşüne uzak kişilerden hoşlanmaya daha meyillidir (esmerlerin, sarışın sevmesi vs.). Bu davranışın bilinçaltındaki gerekçesi, ırklar arası evliliklerin, genetik seçilimi arttırması ve dolayısıyla neslin daha güçlü olmasıdır. 

İnsan doğasının bir diğer kendisini koruma mekanizması ise oksitosin ve dopamin hormonlarıdır (Mutluluğun Hormonları). Dopamin sayesinde insan zorluklarla karşılaştığında, bir süre sonra bu duruma alışarak atlatabilmektedir. Bu sayede insanın aslında zorluklar karşısında pes edip kötü bir yola başvurması, eğer sabrederse dopamin sayesinde engellenebilmektedir. Oksitosin ise kadınların hamile kaldıkları zaman bebeklerine bağlanmalarını sağlayan bir hormondur. Ancak diğer bir işlev olarak partnerlerin birbirine aşık olmasını sağlamakta, sağlıklı nesiller için gerekli olan monogamiyi desteklemektedir. Ayrıca yine bir kişi ile ne kadar çok zaman geçirilirse, dopamin ve oksitosin sayesinde o kişiye bağlılık artmaktadır. Kısaca, her ne kadar modernleşme adı altında tek eşlilik yok edilmeye çalışılsa da, insan kendi çıkarları için tek eşliliği bilinçaltında ve doğasında savunmaya devam etmektedir.

Sonuç olarak, herşeye rağmen insan çabalamaktadır. Birleşmiş Milletler (her ne kadar kabul edilebilir olmayan bir eşitsizlik işleyişine sahip olsa da), Uluslararası Af Örgütü, UNICEF, WHO bunların örnekleridir. İnsan her ne kadar hayatta kalmak veya daha fazla güç için yok etmeye meyilli olsa da, en azından ister kendi vicdanını rahatlatmak diyelim, isterse kişisel çıkarlarına uygun olduğu için diyelim, iyilik tohumlarını da ekmekten vazgeçmez. 


HEM GÜÇLÜ HEM İYİ OLARAK KALABİLMEK

İnsanın içinde kötülük bulunduğu, güçlü olanın bu kötülüğü baskılayabildiği, zayıf olanın ise kötülüğün esiri olduğu; doğal düzenin kötülüğe daha elverişli olması nedeniyle, zayıf bir insanın bile kötülük ile yüksek bir konuma gelebildiğini; üstelik toplumun da kişinin içindeki güce değil, geldiği konuma değer verdiğini ve dolayısıyla kötülük ile gücü elde etmiş kişiye saygı duyabildiğini öğrendik. Ayrıca, karşılıksız iyilik yapanın, pasif olanın da toplum tarafından zayıf olarak algılanıp, değer görmeyeceği üstünde durarak hipergaminin acı gerçeklerini tattık.

Peki yine de ucuz insanlar gibi zayıflığa düşüp kötü olmayı kabullenemiyor muyuz? O halde üç ana kural var; dalavereye, şark kurnazlığına girmeden hayatta başarılı olmaya bakacaksın, karşılığını göremediğin kimseye sınırsız iyilik yapıp kendini alçaltmayacaksın ve sana kötülük yapana karşılığını vereceksin. 

Kötü insan zayıf insandır, bu yüzden öncelikle kötülüğün, yani zayıflığın nedenini düşünmelisin. Karşındaki yaptığı kötülüğü, daha fazla güç kazanmak için de yapıyor olabilir, kendini savunmak için de. Kendini savunmak için kötülük yapan kişi, bunu seçmemiş, zorunda kalmıştır. Bu nedenle ben bu tür kişilere, tutumlarına göre yardım etmek veya uzaklaşmaktan yanayım. Örneğin, sokakta sevmek istediğin bir kedi birkaç gün önce başka bir insan tarafından tekmelendiği için sana önyargıyla yaklaşıp tırmalayabilir; hoşlandığın bir kadın geçmişinde yaşadığı aldatılma vakaları nedeniyle geçmişin intikamını senden almaya kalkabilir; ya da psikolojik ve ailevi problemleri olan bir çocuk sana terbiyesizlik yapabilir. Bu durumdaki kişiler, geçmişlerinin esiri olan zayıflardır. Ve bu yüzden, sen de zayıf davranıp, bu kişilere kötülük ile karşılık vermemelisin. Eğer karşındaki kişiye değer veriyorsan, ona yardım etmeye çalışabilirsin. Ama o kişiye herhangi bir değer vermiyorsan veya senin uğraşlarının değerini bilmeyecek bir kişiyse, zayıfı kendi haline bırakır, uzaklaşırsın. Bu pısırıklık veya pasiflik değildir. Eğer bir aslan olmak istiyorsan, seni ısıran böceği kovalamayacaksın.

Diğer yandan, bazı zayıf insanlar kötülüğü kullanarak güçlü konuma gelmekte ve daha da güçlenmek için kötülüklerini sürdürmektedir. Bu tür planlı kötülük yapanlara en ağır karşılığı vermelisin. Ama yine bu karşılık, zayıf insanlar gibi intikam amacıyla değil, kötülüğü yapan bu karşılığı hak ettiği için olmalıdır. Kısaca, acı çektirene acı çektirmelisin ki, acı çekenin acısını anlasın (dikkat ederseniz bu karşılık bile aslında kişiye yardım etmek, empatiyi öğreterek onu rehabilite etme amacı taşımaktadır). Hem zaten Tanrı değil midir, aynı anda hem bağışlayıcı hem de cezalandırıcı olan? Bizim için de ideal olan yeri geldiğinde merhametimizi, yeri geldiğinde de şiddetimizi insanlara vermektir. Yardım elini de kılıcını da hak eden insanlardan esirgeme. Unutma, seni güçlü ve asil yapan sadece iyiliklerin değil, aynı zamanda da kötülüğe olan düşmanlığındır. Bu yüzden, iyiye yardım etmek kadar, kötünün başını ezmek de elzemdir. 

Son olarak, birisine fazla iyilik (sevgi, ilgi, yatırım) verdiğinde, senden soğuyacak olsa da korkma ve gerçekten değer verdiğin insandan, "en azından belli bir süre" vazgeçme. Ancak bu uğraşı da kendini alçaltmadan yap. Bunu başarmanın tek yolu, kendini bir kurtarıcı olarak görmektir. Bunu gerçekleştirdiğinde, karşındakine ne kadar karşılıksız iyilik yaparsan yap, onun gözünde zayıf olarak algılanıp, algısal hipergamiye yenik düşmeyeceksin (Örneğin karşındakine sürekli itifat etmek, onun peşinden koşmak, onun kötü davranışlarına göz yummak, onu Tanrı/Tanrıçalaştırarak hatalarını görmezden gelmek, zayıf insanların iyiliği/ilgisidir. Sen ise, kendini onun kurtarıcısı olarak göreceksin, onun ayak işlerini yapmayacak ama gerçekten ihtiyacı olduğunda da yardımına koşacaksın. Hata mı yaptı? Azarlayacaksın).

Güçlü olmak korkusuz olmayı, pes etmemeyi gerektirir. Bu yüzden verdiğinin karşılığını alamamaktan korkma. Ama yeterince denemene rağmen, hala verdiğinin karşılığını alamadığını görüyorsan da vermeye devam etme. Güçlü olmak, yeri geldiğinde vazgeçmeyi de gerektirir. Sessiz bir şekilde geri çekil, sinirlenme, gücenme, zayıfı kaderi ile başbaşa bırak. Unutma, kurtarıcısını kaybeden o. Senin kaybın yok.





Yazı sonrası biraz da müzik... 
Bir tane daha...

9 yorum:

  1. uzun ama doyurucu bir yazı sabır edin okuyun birsürü konuda çok önemli bilgiler ediniyorsunuz

    YanıtlaSil
  2. mariya abramoviç de kaşınmış yanlız. soymaya başladıkları anda gösteriyi bitirebilirdi. sırf ünlü olmak için karşılık vermemiş

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Kadının amacı sonuna kadar götürüp insanın gerçek yüzünü ortaya çıkarmak

      Sil
  3. aşırı karamsar...

    YanıtlaSil
  4. bebeklerin gerçek yüzü :D https://www.telegraph.co.uk/content/dam/films/2017/07/25/TELEMMGLPICT000135721385_trans_NvBQzQNjv4BqN4ePBoE4ef7kaLHd_OTbY2YBaHRrlxHKhYcmN8PQA_c.jpeg?imwidth=1400

    YanıtlaSil
  5. insanı kötülük çektiği için insan kendisine iyilik yerine kötülük yapanları seviyor yani

    YanıtlaSil
  6. Görüşlerin ünlü klinik psikolog Jordon Peterson ile paralellik gösteriyor hatta bana şu videodaki dersini hatırlattı https://youtu.be/fesSvXKxYd0

    YanıtlaSil
  7. yazıda redpill eleştirilmiş ama bence paralel fikirlere sahipler

    YanıtlaSil
  8. gördüğüm en anti hümanist yazı

    YanıtlaSil

Google hesabı kullanmak istemeyenler yorum göndermek için Yorumlama Biçimi'nde Adı/URL kısmından seçim yapabilir.

Author: Can Guzel, Design: notral.com, notral.com - Copyright © 2016

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.