Son Yazılar

Bir Habil ile Kabil Hikayesi



İbrahimi dinlerin ortak anlatımına göre, tarihte ilk cinayet günahını işlemiş insan, kardeşi Habil’i büyük bir kıskançlık içinde kalıp öldüren Kabil’dir. Hıristiyanlık, Musevilik ve İslam’da hikâyelerin anlatımında bazı küçük farklılıklar olsa da temelde olay aynıdır; ilk günah kıskançlık ve daha büyük olma isteği - hırs yüzünden işlenmiştir. İbrahimi dinlerdeki ortak anlatım şöyledir; Habil ve Kabil, Tanrıya birer adakta bulunmuşlardır. Ancak Tanrı yalnızca Habil’in adağını kabul etmiş ve bu yüzden Kabil’de Habil’e karşı kıskançlıktan doğan bir nefret duygusu oluşmuştur. Kabil, kardeşini öldürdüğü zaman Tanrı, ona Habil’in cesedini nasıl gömeceğini gösterecek bir karga göndermiştir. Kabil, karganın bile kendisinden daha yetenekli olduğunu görüp, işlediği suçtan pişman olmuştur. Nihayetinde, hırs ve kıskançlıktan doğan günah, Kabil'in kibrinin yok olmasıyla yerini azaba bırakmıştır.

Günümüz zamanına geri dönersek, mevcut sistemin de hatalı yapısıyla birlikte, dünyada yedi milyardan fazla Kabil yaşamaktadır. Elbette, burada belirtmek istediğim kimseye katil damgası vurmak değil, ne tarz bir rekabetçi hayat tarzını benimsediğimizdir. Düşünün ki, insan tarihinde ilk günah, ilk kötülük; rekabet ve hırs yüzünden ortaya çıkmıştır. Modern yaşamda benimsediğimiz yaşam stiline baktığımızda, her karanlığın temelinin rekabet, daha üstün olma ve bencillik üzerine kurulduğunu fark etmemek imkansızdır. Sistem bize aslında özümüzde olmayan, belli başlı görevler dayatmakta ve doğuştan gelen rekabetçi ruhumuz sayesinde de bu işi gayet güzel başarabilmektedir. Karl Marx’ın tanımıyla meta fetişizmi, doğal yapımızı gittikçe yok etmekte ve bizi maddeye, paraya ve güce tapan bireyler haline getirmektedir. İnsanın asıl değeri; tercihleri, kişisel özellikleri, yetenekleri ve düşünceleri olmaktan çıkıp; üzerine giydikleri, mal varlığı ve sahip olduğu parasal güçle temsil edilmeye başlanmıştır. Bu adaletsiz sistemde ise kıskançlık ve hırs, insanlar tarafından pek ala mantıklı ve etik görülebilmektedir.

Mevcut sistemdeki hayatı uyuşturucuya benzetebiliriz. Nasıl ki başlangıçta uyuşturucuya ihtiyacınız yoktur, aynı şekilde rekabetçi sisteme de ihtiyacınız yoktur. Çünkü sizin kişiliğinizi ve değerinizi kendinizde bulunan özellikler belirler ve aslında bunlar size ve çevrenize yeterlidir. Ancak aynı uyuşturucu gibi kullandıkça, o sistemin bağımlısı haline gelirsiniz; önceleri sisteme ayak uydurmak için sarf edilen çaba daha sonraları sizin zevkiniz haline gelir, ve işte artık hayat sizi uyuşturmuştur. Kendi düşünceleriniz ve etik duygularınızın bir önemi kalmamış, sistemin, hiyerarşik düzenin ve toplumsal dayatmaların ortasında mutlu olduğunuza inandığınız, çürümüş, sahte bir hayat yaşamaktasınızdır. En kötüsü de uyuşturulduğunuz için ne kadar rezil bir hayat yaşadığınızın farkında bile olamazsınız.

Hayat başka bir yönden de basit bir oyuna benzetilebilir. Nasıl ki oyunlar sizi sürekli geliştirerek, daha doğrusu geliştiğinize ikna ederek kendine bağlıyorsa, sistem de aslında aynı taktiği uygulamaktadır. Oyun, siz oynadıkça size seviye atlatır, siz de daha çok seviye atlamak için daha çok oynar ve bir kısır döngü içerisine girersiniz. Hayat da aynen böyledir; insan daha çocukluktan aslında hiç ihtiyacı olmayan bir yarışa başlatılır. Bu yarış üniversite bitene kadar okulların yanlış sistemi üzerinden devam etmekte ve nihayet insan işe başladığında kendini daha çok hissettirmeye başlamaktadır. Birçok insan, hayattaki gerçek amaçlar olan aile, sevgi, dostluk ve aşk gibi kavramları unutup mevki atlamanın ve kıdem sahibi olmanın verdiği sahte mutluluk ile hayatlarını boşa harcamaktadır. Bu mevki sahtedir çünkü sistemde insan ne kadar kişiyi yönetirse, ne kadar üstün olursa olsun, onun üstünde de birisi mutlaka olacaktır. Yani aslında bu hiyerarşik düzende kişi asla kölelikten kurtulamayacak ve asla final noktasına ve mutlak zirveye - tatmine ulaşamayacaktır.

Aslında en başından insanın çalışmasının nedeni para kazanmak ve bir işe yaradığını hissetme arzusudur. Ancak daha sonraları insan sadece yükselebilmek için çalışmayı ister. Artık bu rekabetçi ve hırs dolu dünya düzeninde benliğini kaybetmeye başlamıştır. Bu zavallı duruma düşmemek için yapılması gereken aslında çok basittir; kişinin kendisine sürekli, üç hayati soruyu; “varoluş amacım ne?”, “neden ve kim için çalışıyorum” ve “neden daha iyi olmak zorundayım?" sormasıdır. Bu sorulardan ilki, cevaplaması en zor olanıdır. İnançlı bir insan bu amaç için sınav diyebilirken, materyalist bir insan çok daha farklı cevaplar bulabilir. Ancak, kesin olan bellidir ki, kişinin bu soruya cevabı; “şu işte en üstün olmak” ve “şunları şunları yönetmek” olursa, en kötü durum gerçekleşmiştir. Nitekim bu sorular aslında dini tarihte, işlenen en büyük günahları temsil etmektedir. İnsan tarafından işlenmiş ilk günah kıskançlık yüzünden ortaya çıkmışsa da, işin detayına baktığımızda bütün varlıklar içinde işlenmiş ilk ve en büyük günah “kibir”dir. Kibir, şeytanı temsil eden ve onun tanrıya karşı çıkmasına neden olmuş, hem şeytana hem de insanlara özel bir karakteristik davranıştır. Günümüzün genel sistemi ise insanı hem kıskançlık hem de kibir içerisinde bırakacak şekilde tasarlanmış bir yapıya sahiptir. İlerlemiş bir ruha sahip insana göre, apaçık ortadadır ki önce sağlık, çevre, aile, inanç gelir. Ne var ki, bu genel sistemde, bu ilerlemiş ruha sahip olmak da mümkün değildir. Kişiler, hayatlarını gereksiz amaçlar uğrunda çalışarak tüketirler ve uyanmamaları için de onlara basit kemikler atılır ki bunlara biz mevki ve ihtiyaç fazlası para diyoruz. Halbuki hiyerarşi, rekabet ve paranın olmadığı bir dünyada 18 milyar nüfusa kadar bütün insanlar aynı şartlar altında, mutlu ve genel ihtiyaçlarını karşılayacak bir biçimde yaşayabilecektir. Nitekim insan kıskanç ve kibirli olmasının yanında aynı zamanda açgözlüdür ki insanın bu açgözlü yapısı içinde bulunduğumuz bu çürük sistemi yaratmıştır. Daha önce dediğimiz gibi yeryüzünde işlenen ilk günah, Kabil tarafından kıskançlık nedeniyle işlenmiştir. Tanrıya karşı işlenmiş ilk günah ise şeytan tarafından kibir nedeniyle ortaya çıkmıştır. Ve son olarak da insanın işlediği ilk ve en büyük günah ise açgözlülük olmuştur. Nitekim; Âdem ve Havva, açgözlülüklerinin sonucu olarak yenmemesi gereken yasak meyveyi yemiş ve dünya hayatıyla cezalandırılmışlardır. Elbette, bu hikâyelerin hepsi dini temellere dayanıyor ve gerçekleştiğini ispatlaması veya çürütmesi imkânsız konular. Ancak, bizim konumuzda zaten bu hikâyelerin doğru olması da gerekmiyor ki önemli olan bu üç günahın da insanın özünde var oluşu ve insanın hayatını zorlaştırdığı düşüncesi... Peki, bu durumu düzeltmenin bir yolu var mı? Aslında bu da oldukça zor bir soru; diyelim ki Komünist düzen misali bir sistem kuruldu; bu sefer de insanın tembellik ve sorumluluktan kaçma özelliği ortaya çıkacaktır. Nasıl olsa fazla emek göstermeyen insan ile yüksek emek sahibi insan aynı kazancı alacaktır, o halde de çalışkanın hakkı yenmiş olacaktır. Ama çalışkana fazla kazanç verdiğimizde ise, diğer kişinin kıskançlığı ortaya çıkacaktır. Çalışkanlar birbirinden daha çok kazanmak için daha çok emek gösterecek ve durum yine bugünkü rekabet sistemine çevrilecektir. Kısaca, ister komünist, ister kapitalist sistem kuralım; insanlar arasındaki kıskançlık, açgözlülük ve kibir büyümeye devam edecektir ve böylece suçlar ve savaşlar ortaya çıkacaktır. O halde, ortadaki bu içler acısı problemin çözümü de sadece sağ - sol odaklı olarak mümkün değildir. Tüm bu nedenlerden dolayı; insan hiçbir zaman bencilliğinden ve açgözlülüğünden kurtulamayacağından optimal düzen için, üstün bir gücün varlığı - bireysel özgürlükleri kısıtlamamak koşuluyla - gerekmektedir. Ancak toplumun üstünde kontrol sahibi, ve yine o toplumun kendisi tarafından kontrol edilen ve atanan bir gücün varlığı - ki bu demokrasi ile seçilmiş bir kontrol mekanizmasıdır - ve bu gücün insana ne kadar, ne zaman ve ne amaçla çalışacağını söylemesi, kısmen ödüllendirmesi veya cezalandırması ile bir tür çözüm üretilebilecektir.

Elbette yasaklama ve cezalandırmayla asla gerçek ve başarılı bir düzen sağlanamaz, ancak bazı  mutlak önlem gerektiren durumlarda işin en uygun çözümünü bulmak için yarı otokratik liberal sosyalist düşünceden yardım alınabilir. İnsan, kötülük yapmaya, yoldan sapmaya oldukça müsait bir özelliğe sahiptir. Ve insan her zaman aklını, mantığını ve ahlaki duygularını kullanarak seçimler yapmayacaktır. Bütün insanların ilerlemiş, ahlaklı ve iyi bir ruha sahip olmaları beklenemez. Bu yönüyle, bir şekilde, her erişkin insanı aslında küçük yaramaz çocuklara benzetebiliriz. Bazen mantıklı açıklamalar ve bilim çocuğun kişiliğini geliştirmekte yardımcı olmaktadır, bazen ise ceza ve ödül kavramları çocuğun ahlaki duygularını ve kişiliğini geliştirmektedir. Eğer ki insan henüz ilerlemiş, ahlaklı ve iyi bir birey değilse, onun içinde bulunduğu sistemi düzeltmenin etkili yollarından biri de ödül ve ceza kavramları olacaktır. Ancak, sürekli aynı kesim tarafından kazanılan ödül, yine kıskançlık ve rekabete yol açacak, bu nedenle de yine sistem bozulacaktır. Bunun yerine, ceza kavramı daha etkili bir şekilde sisteme etki edebilir. Daha açık anlatmak için bir anne ve beş çocuğunu içeren bir örnek düşünelim: Anne, her ay çocuklarından okulda en çok çalışan birine ödül almaktadır. Çocuklar ise, bu ödülü kapabilmek için sürekli daha çok çalışır, birbirlerine rakip olur, zamanla hırslanır ve eğer ödül çoğunlukla çocuklardan belli biri tarafından kazanılıyorsa diğer çocuklarda kıskançlık, kazanan çocukta ise kibir başlar. Bunun yerine, anne okulda başarısız olan çocuklarına ceza verme politikası izlerse, çocuklar birbirleriyle rakip olmak yerine, başarılı olmak için gereken yeterli emeği gösterip, daha rahat bir hayat süreceklerdir. Aralarına ise, hırs, rekabet, kibir ve kıskançlık girmeyecektir. Hatta birbirlerine başarılı olmalarında bile yardımcı olabilirler. Peki, bu anne ile dünya çapında sistemi nasıl benzetebiliriz? Çalışanların maaşları, işlerinde gösterdikleri emek, işin zorluğu, işin önemi, işi gerçekleştirmek için gereken eğitim gibi kategoriler kullanılarak oluşturulmuş bir formül ile belirlenebilir. Bu durumda aynı bölgede, aynı hastanede, aynı alanda, aynı okulu okuyarak o mesleği edinmiş ve eşit miktar ve verimlilikte saat çalışan iki doktorun aldığı maaş aynı olacaktır (farklı özelliklerdeki doktorlar ise elbette farklı şekilde ücretlendirilirler). Ancak ceza sistemi gereği, hata yapan, işinde başarısızlık yaşayan veya tam olarak gerektirdiği görevleri yapmayan doktor ceza alacaktır. (Bu ceza sıklığına ve ciddiyetine göre maddi veya manevi olabilir; uyarı, kınama, hapis, parasal ceza… ) Bu şekilde gerek doktorlar, gerek şoförler, gerekse iktisatçılar birbirleriyle rekabet etmek yerine, devletin kendilerine dayattığı görevlerini gerçekleştirmeye çalışacaklardır. Peki, şöyle bir soru gündeme gelebilir: “Kişi daha fazla çalışınca, fazladan getirisi olmayacaksa, bu durum çalışanı minimum yükümlülüklerini yaptıktan sonra tembelliğe iter mi?” Devletin çalışanlardan bekleyeceği emek miktarı normal bir insanın günlük verimli harcayabileceği emek kadar olacaktır, bu yüzden kişinin fazladan çalışmaması devlet için bir zarar teşkil etmez. Nitekim, verimli harcanabilecek emek miktarı azaldıktan sonra kişinin çalışması negatif etki de edebilir. Bu şekilde hem verimli çalışan, hem verimli hizmet ve ürün sağlanacak hem de devletin bu sistemi sayesinde, hayatını tamamen işine harcayarak, ailesini ve sevgilisini ihmal etmiş, hayattan zevk almayan zavallı kişilerin kurtarılması sağlanacaktır. Ayrıca, çalışan zaten açgözlülük özelliğini yenmeyi başarırsa, daha çok para için daha çok işi talep etmeye hevesi de olmayacaktır. Elbette, bu sistemle bozuk dünya sisteminin sadece ekonomik boyutu düzeltilecektir, ancak apaçık ortadadır ki sisteme en büyük zararı veren problem de zaten ekonomik nedenlerdir. Kabil’in düştüğü hataya düşmemek insanın elindedir. Ya mevcut düzeni değiştirmeye karar verecek ya da Kabil’in günahını, şeytanın günahını ve Âdem ile Havva’nın günahını işleyerek mutsuz ve çürümüş hayatına devam edecektir.

Nihayetinde, yanlış yapanın cezalandırıldığı, ve başarılılar arasında bir ayrım olmadığı bu Habil - Kabil odaklı denge sistemi insanlığı mutlak mutluluğa ulaştıramasa da, en azından onların büyük günahları ve hataları işlemelerine engel olacaktır. Nitekim, kibir, açgözlülük, kıskançlık ve hırsın olmadığı bu tür bir yaşamı ölümden önceki cennet olarak adlandırabiliriz. 



10 yorum:

  1. eskiden böyle değildi...

    YanıtlaSil
  2. Şimdi bu yazının komünizmle ne farkı var? cık olmamış bence

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kominizmin nesi var? sizin taptınız liberalizmden iyidir yüzdeyüz

      Sil
  3. Bu yazı ne komunizmi savunuyor ve nede kapitalizmi, aksine ikisinede karşı çıkıyor.Yazarında söylemek istediği gibi gibi erdemli ve ahlaki bir yaşam sürmek ancak dünyevi (maddesel) dayatmaların sizin hayatınıza yeri olmadığı sürece mümkündür.

    YanıtlaSil
  4. hırsın olmadığı yerde başarıda olmaz.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. kesinlikle doğru bir kanı

      Sil
  5. ağır kominist puropogandası

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. önce yazmayı öğren sağcı velet

      Sil
  6. gözlerim yaşardı sosyalizm, liberalizm ve islam aralarında çatışmadan tek bir yazıda :)))

    YanıtlaSil
  7. işte budur ya sosyalist islam yükselişe geçekcek!

    YanıtlaSil

Yorum göndermek için Yorumlama Biçimi'nden Anonim'i seçebilirsiniz. Tarafsızlık ilkesi gereği nefret söylemi, küfür ve reklam harici her türlü yorum ve eleştiriyi yayınlıyorum.

Notral.com - tarafsız blog - Written by Kaotik Adam, Design by CC.com, - Copyright © 2015, Turkey / In the way of God, for Justice, Peace, Illuminance...

Tema resimleri Bim tarafından tasarlanmıştır. Blogger tarafından desteklenmektedir.